Yükleniyor
VERONA: BİR ROMANTİZM VE LEZZET HAZİNESİ
VERONA: BİR ROMANTİZM VE LEZZET HAZİNESİ

Yazar: Ayşe Bayvas

 

İtalya’nın kuzeyinde, Adige Nehri’nin kıvrımları arasında uzanan Verona, sadece Shakespeare’in ölümsüz aşk hikâyesinin sahnesi değil; aynı zamanda Roma İmparatorluğu’ndan Orta Çağ’a, Rönesans’tan günümüze uzanan katmanlı bir tarih kitabı. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu şehir, antik taşlarının arasında hâlâ yaşayan bir kültür ve dünyanın en büyüleyici şaraplarından Amarone’nun da vatanı...

 

Proto-Hint-Avrupa dilinde “su” veya “nehir” anlamına gelen Adige nehrinin kenarında kurulan Verona’nın kelime anlamı ise Latince “vera” yani “gerçek” kökünden geliyor. Şehrin kökeni MÖ 1. yüzyıla, Romalıların burayı stratejik bir koloni olarak kurduğu döneme dayanıyor.

 

O dönemden şehrin en çarpıcı tanığı ise Arena di Verona, MS 30 civarında inşa edilmiş yani MS 80’de açılan Colosseum’dan daha eski. Roma’daki Colosseum ve Capua’daki antik amfitiyatrodan sonra dünyanın en iyi korunmuş üçüncü Roma arenası olan bu devasa yapı, yapıldığında kalabalık akışını kolaylaştırmak ve şehir merkezini rahatlatmak için şehir surlarının dışındaydı. MS 265’te surlar genişletilince Arena şehir içine dahil oldu.

Roma döneminde gladyatör dövüşleri, vahşi hayvan avları ve hatta deniz savaşları (naumachia) için kullanıldı. Orta Çağ’da turnuvalar, atlı mızraklı dövüşleri, boğa güreşleri ve egzotik hayvan gösterileri düzenlendi. 1117’deki depremde dış halka büyük ölçüde yıkıldı, taşları ev yeniden inşasında kullanıldı; hatta bir süre depo olarak kullanıldı. On dokuzuncu yüzyılda tiyatro oyunlarına ev sahipliği yaptı. 1913’te Giuseppe Verdi’nin doğumunun 100. yılı kutlaması için Aida operasının Arena’da sahnelenmesi, açık havada büyük ölçekli opera fikrinin doğuşu olarak modern dönemlerin en heyecan verici olayıydı. O zamandan beri her yaz Arena di Verona Opera Festivali düzenleniyor. Yaz aylarında (genellikle Haziran-Eylül) muhteşem opera temsilleri oluyor. 2026’da 103. Arena di Verona Opera Festivali 12 Haziran – 12 Eylül arasında gerçekleşecek. Otuz bin kişiyi ağırlayabilen arenanın taş basamaklarında oturup bir aryayı dinlemek, zaman yolculuğu gibi.

Opera dışında rock/pop konserleri, bale, hatta 2023’te kadınlar voleybol şampiyonası gibi spor etkinlikleri de yapıldı. 2026 Kış Olimpiyatları’nın kapanış töreni ve Paralimpik Oyunlar’ın açılış töreni burada düzenlenecek. Antik bir yapının modern olimpiyatlara ev sahipliği yapması inanılmaz değil mi?

 

MÖ 100 civarında yapılan, Adige nehri kıyısındaki Ponte Pietra ise Roma döneminden kalan en ikonik köprülerden biri. Yaklaşık 120 metre uzunluğundaki beş kemerli bu zarif yapı, yüzyıllar boyunca Verona’nın kalbi olmuş; bugün bile gün batımında yürümek için en romantik rotalardan. “Taş Köprü” anlamına gelen Ponte Pietra’nın üzerinden Genova’dan Aquileia’ya uzanan önemli bir Roma yolu olan Via Postumia geçiyordu. Köprü, şehrin sağ yakasını (merkez) sol yakadaki Arena’ya bağlıyordu. Stratejik olarak nehrin en dar ve kayalık tabanlı noktasına yerleştirilen köprü bu nedenle sellere bile dayandı. Tipik Roma köprü özelliği olarak hafif kavisli olan köprünün orijinal kısımları beyaz taş (Valpolicella taşı) ile yapılmış ancak hasar gören yerler tuğla ile onarılmış. Bu yüzden köprüde beyaz taş ve kırmızı tuğla karışımı çok çarpıcı bir kontrast yaratıyor.

 

Ponte Pietra, 11-13. yüzyıllarda seller nedeniyle yıkıldı ve yeniden inşa edildi. Sonraki yüzyıllarda da defalarca onarım gördü. İkinci Dünya Savaşı sırasında 1945’te geri çekilen Alman birlikleri köprüyü havaya uçurdu, dört kemer tamamen yok oldu. Savaş sonrası, 1957’de inanılmaz bir çabayla yeniden inşa edildi, patlamayla nehre saçılan orijinal taşlar ve tuğlalar sudan toplanıp geri yerleştirildi. Bu yüzden bugünkü hali, antik Roma parçalarıyla modern restorasyonun mükemmel bir karışımı. Köprüden bakınca Roma Tiyatrosu’nu, San Pietro Tepesi’ndeki kale ve renkli evleri görebilirsiniz. Özellikle gün batımı veya gece ışıklandırmasında ona bakarsanız yıkılıp yeniden doğan bir hikâye okuyabilirsiniz.

 

Verona’nın bir diğer ikonik yapısı ise kırmızı tuğlaları, dişli burçları ve gotik kuleleriyle adeta bir kale-köprü karışımı olan Ponte Scaligero (ya da Ponte di Castelvecchio), Castelvecchio Kalesi’ni doğrudan Adige Nehri’nin karşı yakasına bağlar. Sadece geçiş değil, aynı zamanda bir kaçış rotası ve savunma hattı olarak tasarlanmış.

Aslına bakarsanız Verona’nın Orta Çağ tarihi, Della Scala ailesi olarak da bilinen Scaliger ailesiyle iç içe. Scaligerler, 13. yüzyılda güçlenerek Verona’yı askeri yetenek, siyasi zekâ ve kültürel himayenin gücüyle yönetti. Aile, sadece yönetimleriyle değil yaptırdıkları mimari harikalarla da şehirde silinmez izler bıraktı. Lakabı Can Rabbioso (Öfkeli Köpek) olan Cangrande II della Scala (1332-1359), Verona’yı demir yumrukla yönetti, kendini ve gayrimeşru oğullarını zenginleştirdi, dolayısıyla şehri yoksullaştırdı.

 

Cangrande II tarafından 1354-1356 yılları arasında halk isyanı veya darbe durumunda lordun kaleden güvenli kaçışını sağlamak gibi tamamen stratejik amaçlarla inşa ettirildi. Köprü, kale ile bütünleşmiş şekilde tasarlandı ve karşı yakadan Kutsal Roma İmparatorluğu müttefiki Tyrol bölgesine kaçış yolu sağlıyordu. Scaliger ailesi Verona’yı kaybedince gerçekten bu rotayı kullandı ve İtalya’dan kaçtı.

 

O dönemde dünyanın en büyük kemer açıklığına sahip olan köprünün mimarı muhtemelen Veronalı Guglielmo Bevilacqua idi. Orta Çağ’da tam bir gözetleme noktası olan köprünün üzerinde yürüdüğünüzde yüzyıllar boyunca sellere ve savaşlara nasıl dayandığını, İkinci Dünya Savaşı’nda onun da tıpkı Ponte Pietra gibi havaya uçurulduğunu ve aynı şekilde restorasyon geçirdiğini düşünün.

 

Hemen söyleyeyim, köprüyü kale ile birlikte gezmek şart. Castelvecchio Müzesi’ni gezip köprüden geçince tarihle iç içe oluyorsunuz. Castelvecchio, Verona’nın en etkileyici yapılarından bir diğeri. “Eski Kale” anlamına gelen bu yapı, sadece bir kale değil; aynı zamanda Scaliger ailesinin gücünün simgesi, savaşlardan kaçış yolu ve bugün dünyanın en başarılı müze restorasyon örneklerinden biri. Kırmızı tuğlaları, Gotik mimarisi ve Adige Nehri’ne uzanan köprüsüyle adeta bir Orta Çağ masalından fırlamış gibi duruyor.

 

Cangrande II tarafından 1354-1376 yılları arasında hem şehri Venedik, Gonzaga, Sforza aileleri gibi dış tehditlere hem de iç isyan veya darbe durumunda lordun güvende olmasını sağlamak için inşa ettirildi. Orijinal adı San Martino in Aquaro olan kalenin “Castelvecchio” adı, sonradan yapılan diğer kaleler (San Felice, San Pietro) karşısında “eski kale” olduğunu vurgulamak için kullanıldı.

Venedik Cumhuriyeti’nde askeri akademi, Napolyon ve Avusturya dönemlerinde kışla oldu, II. Dünya Savaşı’nda Mussolini döneminde 1943-44’te rejim hainlerinin yargılandığı “Verona Duruşması” gibi dramatik olaylara tanıklık etti. 1920’lerde müze oldu ama asıl değişim 1957-1964 arasında geçirdiği restorasyon sonucunda eski ve yeninin harmanlandığı, her eserin bir hikayesi olduğu bir yapıya kavuştu.

 

Castelvecchio Müzesi, İtalyan ustaların, özellikle Veronalı ressamların eserlerini içeren zengin resim koleksiyonunun yanı sıra heykeller ve Orta Çağ’a ait kılıçlar, zırhlar ve ateşli silahlar bölümü ile de oldukça etkileyici.

 

Canlı, renkli ve pazar dolu Piazza delle Erbe ve komşusu sakin, zarif ve mimari bir müze gibi olan Piazza dei Signori ise Verona’nın tam kalbindeki iki etkileyici meydan. Birbirine bitişik oldukları için Verona’yı gezerken gözden kaçırmanız imkânsız.

Piazza delle Erbe (Otlar Meydanı), Roma İmparatorluğu döneminde, MÖ 49 civarında, şehrin Forumu yani siyasi, ekonomik ve dini hayatın merkeziydi. Bugünkü hali, orijinal forumun yarısı kadar olmasına rağmen 14. yüzyıldan beri kurulan otlar pazarı günümüzde hala hediyelik eşya, çiçek ve sokak yemekleri satışı ile birlikte devam ediyor. Meydanın tam ortasında 1368’de Scaliger lordu Cansignorio tarafından yaptırılan çeşme var. Üstündeki heykel Madonna Verona, yeniden kullanılan MS 380’den kalma antik Roma heykelidir. On üçüncü yüzyıla ait kamu törenleri ve yeminler için kullanılan taş platform Tribuna, günümüzde banka olarak kullanılan 1210’da ahşap, sonra 1301-1304’te taş olarak yeniden yapılan tüccar loncası binası Domus Mercatorum, 17. yüzyıla tarihlenen ve altında Capitolium Tapınağı kalıntıları bulunan Palazzo Maffei, 1523 tarihli San Marco Sütunu ve şehrin en yüksek kulesi olan Torre dei Lamberti ile meydan her zaman kalabalık ve büyüleyici.

 

Günümüzde binaların arasında saklanmış olan Verona'nın en önemli dini yapısı ve mimari açıdan Romanesk, Gotik ve Rönesans stillerinin etkileyici bir karışımı olan Verona Katedrali’ni (Cattedrale di Santa Maria Matricolare) de uğramayı ve Tiziano tarafından yapılan “Meryem'in Göğe Yükselişi” tablosunu görmeyi unutmamak lazım.

Ve elbette, romantizmin simgesi Casa di Giulietta yani Juliet’in Evi... Orta Çağ sarayının avlusunda yükselen o meşhur balkon -sonradan eklenmiş olsa da- her yıl binlerce ziyaretçiyi çekiyor. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ine atfedilen romantik bu mekân, gerçekle kurgu arasında ince bir çizgide duruyor. Duvarlara yapıştırılan aşk mektupları ve Juliet heykelinin parlatılmış göğsü, şehrin en duygusal köşesi.

 

Piazza delle Erbe’ye çok yakın bir konumda yer alan bu Orta Çağ evinin geçmişi 13-14. yüzyıla dayanıyor. O dönemde bir han olarak kullanılıyordu ve Dal Capello ailesine aitti. Bu soyadı, oyundaki Capulet ailesinin İtalyanca versiyonu olan ‘Cappelletti’ye çok benziyor. Evin Juliet’le ilişkilendirilmesine yol açan da bu benzerlik zaten. Ancak Shakespeare Verona’yı hiç ziyaret etmemiş, hikâye Luigi da Porto’nun 1531’deki öyküsünden uyarlanmış. Tamamen kurgu ve Romeo ile Juliet gerçek kişiler değil.

Meşhur balkon da orijinal değil, tamamen 20. yüzyıl eklemesi. 1930’larda turizmi canlandırmak için yapılmış. Kullanılan 14. yüzyıldan kalma mermer parçalar, Castelvecchio Müzesi’nde hurda taş olarak bekleyenlerdi. Bina, 18. yüzyılda romantik bir hac yeri haline gelince 1905’te Verona belediyesi tarafından turizm amacıyla satın alınmış ve 1936-1940 arasında yapılan restorasyon sırasında ünlü balkon eklenmiş. Shakespeare’in eserinde balkon sahnesi var ama orijinal hikâye kaynaklarında pencereden bahsedilir, balkon fikri sonradan popülerleşmiş. Yani balkon, tam bir turistik icat.

 

Avludaki bronz Juliet heykeli 1972’de yerleştirildi. Turistler şans ve aşk için sağ göğsüne dokunduğu için heykel o kadar aşındı ki 2014’te orijinali kaldırılıp replikası konuldu.  Avlu duvarları ve giriş tüneli, binlerce aşk notu, graffiti ve yapıştırılmış mesajlarla kaplı, sakızla yapıştırılmış olanlar bile var. İçerideki küçük müzede Rönesans kostümleri, Zeffirelli’nin 1968 filmindeki yatak ve çeşitli Romeo-Juliet objeleri sergileniyor. Giriş ücretli, balkona çıkarsanız oradan avluya bakıp “O Romeo, Romeo! Neredesin sen?” diye haykıran turistler görürsünüz.

Ancak Verona’nın en büyük tutkusu şarap… Şehrin kuzeybatısındaki Valpolicella tepeleri, İtalya’nın en prestijli kırmızı şaraplarından Amarone della Valpolicella’nın doğduğu yer. Adı “büyük acı” anlamına gelse de tadı tam tersi: zengin, baharatlı, vişne ve kuru meyve notalarıyla dolu. 1930’larda tatlı Recioto’nun yanlışlıkla fazla fermente olmasıyla doğmuş. Bugün Amarone, dünyanın en saygın koleksiyon şaraplarından biri. Üç farklı üzüm hasattan sonra aylarca kurutuluyor. Şeker ve aroma yoğunlaşıyor, sonuçta alkol oranı %15-16’ya ulaşan, kadifemsi, yoğun, uzun yıllanma potansiyelli bir şarap ortaya çıkıyor. MS 4. yüzyılda Barbar tehdidinin belirdiği dönemde Roma kültürünün korunmasında önemli bir rol oyna yan tarihçi Cassiodorus’un övdüğü “Acinatico” (kurutulmuş üzüm şarabı) Amarone’nun atası sayılıyor.

Lombard Kralı Rothari tarafından 643 yılında yayınlanan, Lombard hukukunu ilk kez yazılı hale getiren önemli bir erken Orta Çağ yasası olan Rothari Fermanı’nda üzüm bağlarına zarar vermenin suçu oldukça ağırdı. Günümüzde de üretim aşaması kuralları çok sıkı.

Dünyanın en büyük ve en prestijli uluslararası şarap ve alkollü içecek fuarı olan Vinitaly de Verona’da yapılıyor; şarap severler için adeta bir hac merkezi. Valpolicella vadisine kısa bir tur atıp bağlarda dolaşmak, yerel üreticilerde tadım yapmak ise unutulmaz bir deneyim. Bu yıl 12-15 Nisan tarihlerinde yapılması planlanıyor.

 

Verona, tarihle romantizmin, taşla şarabın kusursuz birleşimi. Arena’da opera dinleyip, Ponte Pietra’da gün batımını izleyip, bir kadeh Amarone’yla akşamı kapatmak… Eğer yolunuz düşerse, acele etmeyin; Verona’nın tadını çıkarmak için zaman ayırın. Çünkü burada her köşe, bir hikâye anlatıyor.

 

Yollarınız uzun ve açık olsun sevgili okur belki bir gün bir yerde karşılaşırız.

Ayşe Bayvas

Fethiye, 17.03.2026

Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkedin'da paylaş Whatsapp'da paylaş