Yükleniyor
MERMERE KAZINMIŞ SONSUZ BAHAR: ARA PACIS
MERMERE KAZINMIŞ SONSUZ BAHAR: ARA PACIS

Yazar: Ayşe Bayvas

 

Mayıs ayı Roma’ya geldiğinde, şehir sadece mevsim değiştirmez; adeta bir restorasyondan geçer. Tiber Nehri’nin suları üzerindeki parıltı, kentin o meşhur “ochre” tonlu binalarına çarparak sokaklara kadifemsi, altın sarısı bir ışık saçar. Bu ışık, Roma’nın “sampietrini” denilen o siyah bazalt taşlarını yumuşatır, servilerin gölgesini uzatır ve şehri bir Caravaggio tablosunun içine hapseder. Geçen yıl bu zamanlar İtalya’nın tozlu yollarında baharın izini sürerken, bu yıl rotamızı doğanın sanatla mühürlendiği, zamanın durduğu o şeffaf mabede çeviriyoruz: Ara Pacis Augustae.

 

Roma’da bahar sadece Villa Borghese’nin devasa bahçelerinde veya Janiculum tepesindeki kır çiçeklerinde açmaz. Roma’da bahar, binlerce yıllık mermer blokların arasından sızan bir yaşam enerjisi olarak Lungotevere kıyılarında karşımıza çıkar. Mayıs güneşi, bu antik yapının camdan fanusuna çarptığında, taşın soğukluğu ile baharın sıcaklığı arasındaki o binlerce yıllık gerilimin eriyip gittiğine şahitlik edersiniz.

 

“İmparator Augustus, Galya ve İspanya çöllerinden zaferle döndüğünde, Roma ona mermerden bir taç sundu: Ara Pacis. Augustus’un kendi hatıratında gururla bahsettiği bu mabet, Campus Martius’un o kadim topraklarında barışın bir tanrıça olarak vücut bulmuş haliydi.”

 

MÖ 13’te bir oylamayla başlayan bu serüven, MÖ 9’da Roma’nın göbeğinde refahın sembolü haline geldi. Sunağın inşa edildiği nokta tesadüf değildi; zaferlerin kutlandığı meydanda artık silah sesleri değil, barışın ve bereketin şarkısı yükseliyordu. Augustus, bu eserle sadece kendi seferlerini yüceltmekle kalmadı; ‘Roma Barışı’ (Pax Romana) adını verdiği o altın çağın kapılarını sonsuza dek araladı.

 

Augustus için bu sunak sadece bir barış simgesi değil, aynı zamanda iktidarının mühürlenmiş bir tapusuydu. Julius Caesar’ın evlatlık oğlu olarak, Roma’nın yönetimini ele geçirmesini tanrısal bir zemine oturtması gerekiyordu. Bu yüzden Ara Pacis’in mermerlerine, Roma’nın mitolojik atası Aeneas ile olan bağını ilmek ilmek işletti.

 

Sunağın açılış günü bile bir tesadüf değildi; Augustus’un eşi, Roma’nın güçlü kadını Livia’nın doğum gününde kapılarını açtı. Bu, siyasi gücün ailevi bir kutsiyetle birleştiği görkemli bir gövde gösterisiydi.

 

Bu sunak, antik dünyanın en zarif propaganda ve estetik harikalarından biridir. Ancak bu eseri sadece bir imparatorluk simgesi veya politik bir zafer anıtı olarak görmek, onun ruhuna haksızlık olur. Ara Pacis, Roma’nın kaostan düzene, savaştan berekete geçişinin taşa kazınmış şiiridir.

 

Burada, Anadolu’nun derin sanatsal köklerine de bir parantez açmak gerekir. Bergama (Pergamon) Zeus Sunağı’nda gördüğümüz o dinamik, kaslı, acı dolu ve dramatik Helenistik üslup; Roma’nın elinde evrim geçirerek Ara Pacis’te yerini vakur, dingin ve kutsal bir zarafete bırakmıştır. Batı Anadolu’daki taş ustalarının nesiller boyu aktardığı “mermeri ete kemiğe büründürme” sanatı, burada Augustus’un barış vizyonuyla birleşerek taşın sertliğini unutturan bir yumuşaklığa bürünmüştür. Sunağın duvarlarındaki figürlerin kıyafet kıvrımları, rüzgârda uçuşan ince bir ipek kadar gerçekçi; hiyerarşik düzendeki her bir yüz, sanki bugün Roma sokaklarında karşılaşabileceğiniz birer tanıdıktır.

 

Ara Pacis’i incelediğinizde, sanatın evrensel dilinin nasıl bir potada eridiğini görürsünüz. Geçit töreni frizlerinde Klasik Yunan’ın asaletini, panellerde Helenistik dönemin heyecanını, sunak dekorasyonunda ise Roma’nın karakteristik gerçekçiliğini bulursunuz. Bu eklektik harman, sunağın muhtemelen Roma’ya davet edilen usta Yunan atölyeleri tarafından yontulduğunu fısıldar bizlere.

 

Sunağın doğu cephesinde, zamanın yıpratamadığı bir zarafetle yükselen o meşhur panel bizi karşılar: Tellus (Toprak Ana). Kucağında taşıdığı iki bebekle Roma halkının bereketini simgeleyen bu ana figür, aslında Pax Romana’nın sunduğu huzurlu refahın mermerleşmiş bir özetidir.

 

Bu kompozisyonun asıl büyüsü, figürün her iki yanına yerleştirilen doğa güçlerinde gizlidir. Sol tarafta bir kuğunun sırtında süzülen figür, karadan esen ılık meltemleri selamlar; sağ tarafta ise bir deniz yılanına binmiş figür, uçsuz bucaksız denizlerin rüzgarlarını müjdeler. Bazı sanat tarihçileri bu merkezi kadını bizzat Roma’nın ya da ‘Barış’ın (Pax) kendisi olarak yorumlasa da tablonun bütünü tek bir gerçeği haykırır: Barış geldiğinde toprak cömertleşir, denizler uysallaşır ve hayat yeniden çiçek açar.

 

Mayıs ayı Roma’ya geldiğinde, şehir sadece mevsim değiştirmez; adeta bir restorasyondan geçer. Tiber Nehri’nin suları üzerindeki parıltı, kentin o meşhur “ochre” tonlu binalarına çarparak sokaklara kadifemsi, altın sarısı bir ışık saçar. Bu ışık, Roma’nın “sampietrini” denilen o siyah bazalt taşlarını yumuşatır, servilerin gölgesini uzatır ve şehri bir Caravaggio tablosunun içine hapseder. Geçen yıl bu zamanlar İtalya’nın tozlu yollarında baharın izini sürerken, bu yıl rotamızı doğanın sanatla mühürlendiği, zamanın durduğu o şeffaf mabede çeviriyoruz: Ara Pacis Augustae.

 

Roma’da bahar sadece Villa Borghese’nin devasa bahçelerinde veya Janiculum tepesindeki kır çiçeklerinde açmaz. Roma’da bahar, binlerce yıllık mermer blokların arasından sızan bir yaşam enerjisi olarak Lungotevere kıyılarında karşımıza çıkar. Mayıs güneşi, bu antik yapının camdan fanusuna çarptığında, taşın soğukluğu ile baharın sıcaklığı arasındaki o binlerce yıllık gerilimin eriyip gittiğine şahitlik edersiniz.

 

“İmparator Augustus, Galya ve İspanya çöllerinden zaferle döndüğünde, Roma ona mermerden bir taç sundu: Ara Pacis. Augustus’un kendi hatıratında gururla bahsettiği bu mabet, Campus Martius’un o kadim topraklarında barışın bir tanrıça olarak vücut bulmuş haliydi.”

 

MÖ 13’te bir oylamayla başlayan bu serüven, MÖ 9’da Roma’nın göbeğinde refahın sembolü haline geldi. Sunağın inşa edildiği nokta tesadüf değildi; zaferlerin kutlandığı meydanda artık silah sesleri değil, barışın ve bereketin şarkısı yükseliyordu. Augustus, bu eserle sadece kendi seferlerini yüceltmekle kalmadı; ‘Roma Barışı’ (Pax Romana) adını verdiği o altın çağın kapılarını sonsuza dek araladı.

 

Augustus için bu sunak sadece bir barış simgesi değil, aynı zamanda iktidarının mühürlenmiş bir tapusuydu. Julius Caesar’ın evlatlık oğlu olarak, Roma’nın yönetimini ele geçirmesini tanrısal bir zemine oturtması gerekiyordu. Bu yüzden Ara Pacis’in mermerlerine, Roma’nın mitolojik atası Aeneas ile olan bağını ilmek ilmek işletti.

 

Sunağın açılış günü bile bir tesadüf değildi; Augustus’un eşi, Roma’nın güçlü kadını Livia’nın doğum gününde kapılarını açtı. Bu, siyasi gücün ailevi bir kutsiyetle birleştiği görkemli bir gövde gösterisiydi.

 

Bu sunak, antik dünyanın en zarif propaganda ve estetik harikalarından biridir. Ancak bu eseri sadece bir imparatorluk simgesi veya politik bir zafer anıtı olarak görmek, onun ruhuna haksızlık olur. Ara Pacis, Roma’nın kaostan düzene, savaştan berekete geçişinin taşa kazınmış şiiridir.

 

Burada, Anadolu’nun derin sanatsal köklerine de bir parantez açmak gerekir. Bergama (Pergamon) Zeus Sunağı’nda gördüğümüz o dinamik, kaslı, acı dolu ve dramatik Helenistik üslup; Roma’nın elinde evrim geçirerek Ara Pacis’te yerini vakur, dingin ve kutsal bir zarafete bırakmıştır. Batı Anadolu’daki taş ustalarının nesiller boyu aktardığı “mermeri ete kemiğe büründürme” sanatı, burada Augustus’un barış vizyonuyla birleşerek taşın sertliğini unutturan bir yumuşaklığa bürünmüştür. Sunağın duvarlarındaki figürlerin kıyafet kıvrımları, rüzgârda uçuşan ince bir ipek kadar gerçekçi; hiyerarşik düzendeki her bir yüz, sanki bugün Roma sokaklarında karşılaşabileceğiniz birer tanıdıktır.

 

Ara Pacis’i incelediğinizde, sanatın evrensel dilinin nasıl bir potada eridiğini görürsünüz. Geçit töreni frizlerinde Klasik Yunan’ın asaletini, panellerde Helenistik dönemin heyecanını, sunak dekorasyonunda ise Roma’nın karakteristik gerçekçiliğini bulursunuz. Bu eklektik harman, sunağın muhtemelen Roma’ya davet edilen usta Yunan atölyeleri tarafından yontulduğunu fısıldar bizlere.

 

Sunağın doğu cephesinde, zamanın yıpratamadığı bir zarafetle yükselen o meşhur panel bizi karşılar: Tellus (Toprak Ana). Kucağında taşıdığı iki bebekle Roma halkının bereketini simgeleyen bu ana figür, aslında Pax Romana’nın sunduğu huzurlu refahın mermerleşmiş bir özetidir.

 

Bu kompozisyonun asıl büyüsü, figürün her iki yanına yerleştirilen doğa güçlerinde gizlidir. Sol tarafta bir kuğunun sırtında süzülen figür, karadan esen ılık meltemleri selamlar; sağ tarafta ise bir deniz yılanına binmiş figür, uçsuz bucaksız denizlerin rüzgarlarını müjdeler. Bazı sanat tarihçileri bu merkezi kadını bizzat Roma’nın ya da ‘Barış’ın (Pax) kendisi olarak yorumlasa da tablonun bütünü tek bir gerçeği haykırır: Barış geldiğinde toprak cömertleşir, denizler uysallaşır ve hayat yeniden çiçek açar.

Sunağın doğu cephesindeki bir diğer panel, zamanın acımasız dişleri arasında neredeyse silinip gitmiş olsa da Roma sikkelerindeki antik tasvirler sayesinde zihnimizde yeniden hayat buluyor. Burada, alışık olduğumuzun aksine, bir savaşın değil, barışın mutlak galibiyeti resmedilmiştir: Savaşçı Roma, bir daha asla kullanılmamak üzere üst üste yığılmış bir silah tepesinin üzerine vakurla oturmaktadır. Bu sahne, Roma’nın gücünün artık kan dökerek değil, kınında duran kılıçların sağladığı sükunetle ölçüldüğü o yeni dönemin, Pax Romana’nın en sert ve en asil ifadesidir.

Sunağın batı cephesine yöneldiğinizde, sizi tarihin ve efsanenin iç içe geçtiği, hayranlık uyandırıcı bir sadakat sahnesi karşılar: Aeneas’ın Kurbanı. Truva’nın alevleri arasından omuzlarında taşıyarak kurtardığı ev tanrıları Penates’e şükranını sunan Aeneas, mermerin üzerinde tüm dindarlığıyla yükselir. Yanı başında ona eşlik eden iki hizmetkâr; birinin elindeki zarif sürahi ve kâse, diğerinin kurban edilmek üzere taşıdığı domuzla, törenin ciddiyetini bugüne taşır.

 

Ancak sanat tarihinin o bitmek bilmeyen gizemi burada da karşımıza çıkar; bazı araştırmacılar, mermerle bütünleşmiş bu vakur figürün Aeneas değil, Roma’nın dindarlığıyla ünlü ikinci kralı Numa Pompilius olduğunu savunur. Kimliği ne olursa olsun, bu kabartma Roma ruhunun temel taşını; yani tanrılara duyulan sarsılmaz sadakati ve köklere bağlılığı fısıldar.

Batı duvarının diğer kanadında, zamanın rüzgârıyla yıpranmış olsa da hâlâ büyüsünü koruyan bir efsane filizlenir: Roma’nın Doğuşu. Paneldeki hatlar silikleşmiş olsa da dikkatli gözler çoban Faustulus’un şaşkın bakışları arasında mermere işlenmiş o mucizevi anı seçebilir: Bir dişi kurdun şefkatine sığınmış, kaderi bir imparatorluk kurmak olan ikizler; Romulus ve Remus. Sunağın sol köşesinden bu sahneyi gururla izleyen Savaş Tanrısı Mars’ın gölgesi, Roma’nın hem kılıçla hem de ilahi bir korumayla yükseldiğini fısıldar. Bu panel, bir şehrin sadece taşla değil, nasıl bir efsaneyle inşa edildiğinin sessiz ama vakur kanıtıdır.

Sunağın dışı ne kadar politik ve mitolojikse, iç kısmı o kadar ruhani ve sadedir. İç yüzeyde, antik dönemde kutsal alanları çevreleyen tahta çitleri taklit eden dikey oluklar bulunur. Bu detay, mermeri doğaya ve geleneğe yaklaştıran ince bir zekadır.

 

Sunağın asıl kalbi olan kurban alanına basamaklarla çıkılır. Burada, eyaletleri temsil eden kadın figürleri ve en üstte Vestal Bakireleri ile rahiplerin katıldığı yıllık törenler tasvir edilir. Dış taraftaki alçak kabartmaların aksine, sunağın üzerindeki figürler yüksek kabartma (high-relief) tekniğiyle işlenmiştir; sanki mermerden fırlayıp bugüne dahil olacakmış gibi canlıdırlar.

 

Sunağın çevresini saran alt panellere yakından baktığınızda, karşınıza statik bir taş kütlesi değil, mermere kazınmış devasa bir botanik envanteri çıkar. Antik dönem sanatçılarının “Horror Vacui” (boşluk korkusu) prensibiyle, mermerin her bir santimetresini yaşamla doldurduğu bu sahneler, dünya sanat tarihinin en zengin bitkisel bezemelerinden biridir.

 

Sanat tarihçileri ve botanikçiler bu panellerde 50’den fazla farklı bitki türünü tespit etmiştir. Akantuslar (kenger yaprakları), asmalar, sarmaşıklar, yabani çiçekler, meşe dalları ve bereketli meyve salkımları birbirine sarılarak yükselir. Bu bitki örtüsü sadece dekoratif bir dolgu değildir; her biri barışın getirdiği bolluğu, kaosun bitişini ve efsanevi “Altın Çağ”ın (Aurea Aetas) geri dönüşünü simgeler. Mermer yaprakların arasına gizlenmiş küçük kertenkeleleri, sarmalların içine yuva yapmış kuşları, çiçeklerin özünü arayan arıları ve mermer kıvrımların içinden zarafetle başını uzatan kuğuları keşfetmek, bir müze gezisinden ziyade antik bir bahçede diz çöküp doğayı izlemek gibidir.

Mayıs güneşi, günün farklı saatlerinde bu kabartmaların üzerine düştüğünde, ışık ve gölgenin (chiaroscuro) eşsiz oyunu başlar. Işığın açısı değiştikçe mermer yapraklar sanki damarlarında su yürüyormuşçasına canlanır. Sanatçı, mermerin içine doğayı hapsetmemiş; aksine doğayı mermerle ebedileştirmiştir.

 

Ara Pacis’in ilk yükseldiği nokta, tarihin en zarif ironilerinden birine ev sahipliği yapıyordu: Campus Martius, yani ‘Mars’ın Alanı’. Adını Savaş Tanrısı’ndan alan, askerlerin manevra yaptığı ve gençlerin savaşçı olma hayalleriyle ter döktüğü bu sert coğrafya, Augustus’un ellerinde barışın merkez üssüne dönüştü. Burası sadece bir askeri alan değil; halkın oy kullandığı, Cumhuriyet kahramanlarının ebedi uykusuna yattığı ve kralların defnedildiği Roma’nın kutsal hafızasıydı.

 

Augustus, bu alana imzasını adeta bir mühür gibi vurdu. Ara Pacis kuzeydoğuda bir barış abidesi olarak yükselirken, hemen batısında zamanı dize getiren devasa Solarium Augusti (Güneş Saati) yer alıyordu. Bu sadece bir saat değil, takvimi güneş yılıyla hizalayan sivil bir mucizeydi. Daha kuzeyde, kampüsün ıssız bir köşesinde ise Augustus’un kendi görkemli Mozolesi bir dağ gibi yükseliyordu. Hemen güneyde, Julius Caesar’ın projesi olan ancak evlatlık oğlu Augustus tarafından tamamlanan, seçim hilelerini önlemek için tasarlanmış ‘ağıl’ formundaki Saepta Julia vardı. Ve bu devasa satranç tahtasının tam yanında, bugünkünden farklı, devasa heykelleriyle orijinal Pantheon uzanıyordu. Augustus, savaşın göbeğine barışı ve düzeni böyle ilmek ilmek işlemişti.

Augustus, marka kavramı ortaya çıkmadan önce bile marka oluşturma konusunda uzmandı. Mütevazı görünürken kendi başarısını nasıl öveceğini biliyordu. Gündemini ilerletirken kendisini iyi gösterecek şekilde anlatıyı nasıl değiştireceğini biliyordu. Onu sevin ya da nefret edin, o mükemmel bir politikacıydı. Sunak için Senato oy kullanmış olsa da ve fonlar devlet hazinesinden çıkmış olsa da bu, Augustus ideolojisini baştan sona yansıtan bir propaganda aracıydı.

 

Augustus, deyim yerindeyse, barış markasıyla ilişkilendirilmek istiyordu ve bunu o kadar iyi başardı ki, Barış Sunağı’ndan bahsetmeden ondan bahsetmek imkânsız. 200 yıllık Pax Romana’nın, Barış Sunağı’nın dikildiği zamana denk gelmesi tesadüf değil. Kendisini ülkedeki tek barış kaynağı olarak göstermenin onu siyasi olarak önemli kılacağını ve imparatorluk kontrolünü meşrulaştıracağını biliyordu.

 

Augustus sahneye çıkana kadar, Roma panteonunda Pax (Barış) pek de popüler bir isim değildi. Jüpiter’in kızı, Adalet’in kardeşiydi; elinde bir zeytin dalıyla barış teklif eden o figür, bugünkü “zeytin dalı uzatmak” deyiminin de ilham kaynağıydı. Ancak Augustus, halkın neye aç olduğunu biliyordu. Roma; son yüz yılını iç savaşlar, kanlı suikastlar, sokak çeteleri ve mülklere el koyan generallerle tüketmişti. Kim suçlayabilir ki o yorgun vatandaşları? Eğer Augustus’u tanrılaştırmak ve yılda bir kez bir sunakta boğa kesmek ülkeye huzur getirecekse, dürüst olalım; ben de o törende en ön sırada yerimi alırdım, muhtemelen siz de…

 

Bu açıdan bakarsak Ara Pacis, Cumhuriyet’in hâlâ sağlam olduğu imajını verirken, arka planda devleti sessizce bir imparatorluğa dönüştürme ustalığıdır.

 

Augustus için barış, askeri zaferin bir ürünüydü. Güçlü bir otoritenin sağladığı disiplin ve Roma egemenliğinin sarsılmaz düzeni demekti. Yani sunak, zarafetinin altında aslında saf bir “güç” fısıldar. Augustus bize şunu söyler: “Geleneklere saygılıyım, tanrılardan üstün değilim ama bilin bakalım burada gerçekte kimin sözü geçiyor?”

 

Sunak aynı zamanda Augustus’un o meşhur ahlaki reformlarının manifestosudur. Sosyal uyum, aileye sadakat ve öz denetim... Çöküşe ve aşırılığa yer yok; sadece ölçülü bir bolluk ve erdemli bir toplum hayali. Augustus burada kendisini Roma erdeminin sarsılmaz koruyucusu olarak konumlandırır. O varsa toprak bereketli, gelecek güvendedir.

 

Tören kabartmalarına baktığınızda bu siyasi zekanın zirvesini görürsünüz. Odak noktasında Augustus vardır; etrafı ise ona meşruiyet kazandıran rahipler ve senatörlerle çevrilidir. Ancak asıl devrim, alaydaki kadın ve çocuk figürleridir. Bu, dünya tarihinde kamuya açık bir anıtta kadın ve çocukların ilk resmi tasviridir. Mesaj ise oldukça nettir: Augustus’tan sonra da Roma’nın güvenliği için bu “aile” iş başında kalmalıdır. Bu bir monarşi değildi ancak liderlerin her zaman Augustus’un soyundan gelmesi gerekiyordu. Burası hâlâ bir Cumhuriyet’ti, başında her zaman bir Augustus olan bir Cumhuriyet...

Roma’nın pek çok anıtı gibi Ara Pacis de zamanın ve yükselen zemin seviyesinin kurbanı oldu; yüzyıllarca toprağın altında sessizliğe gömüldü. İlk fısıltılar 1568’de, mermer parçaların gün yüzüne çıkmasıyla duyuldu. Ancak asıl mucize, 1930’larda gerçekleşti. 1938’de tamamlanan yoğun kazı ve restorasyon çalışmaları sonucunda anıt, bazı küçük hatalarla da olsa, nihayet modern dünyaya “merhaba” dedi.

 

Orijinal yeri aslında oldukça uzaktaydı ancak kurtarma çalışmaları için Augustus’un kendi mezarı olan Augustus Mozolesi’nin yanı başına, özel bir pavyona taşındı. Sikkelerdeki tasvirlere ve antik metinlere dayanarak yeniden ayağa kaldırılan bu kare formlu yapı, alçak bir podyumun üzerinde yükselen bir zarafet abidesidir.

 

Ara Pacis’i bugün deneyimlemek, iki farklı bin yılın el sıkışmasına tanıklık etmektir. Sunağın tarih boyunca geçirdiği maceralar (parçalanması, nehir yatağında kaybolması, Mussolini döneminde yeniden bir araya getirilmesi) başlı başına bir romandır. Ancak bugünkü modern evi, Amerikalı mimar Richard Meier tarafından tasarlanan bembeyaz, minimalist ve cam ağırlıklı müze binasıdır.

 

Bu yapı, antik sunağı modern dünyanın gürültüsünden, tozundan ve egzoz dumanından izole ederken, Roma’nın o meşhur ışığını içeri cömertçe davet eder. İçerideki mutlak sessizlikte, mermer figürlerin detaylarını incelerken camın ardında akıp giden modern Roma trafiğini, vızıldayan Vespaları ve nehir kıyısında yürüyen insanları görmek, zaman algınızı kırar. Geçmişin mermerde dondurduğu o “sonsuz bahar”, dışarıdaki gerçek bahar ile cam bir perdenin ardından birbirini selamlar. Meier’in binası, sunağı sadece korumaz; onu ışıkla yıkayarak her sabah yeniden “vaftiz” eder.

 

Bu noktada, kendi kültürel coğrafyamızla kurabileceğimiz bağ da oldukça kıymetlidir. Anadolu’nun antik kentlerinde (Afrodisias’tan Efes’e kadar) gördüğümüz mermer işçiliği geleneği, Roma’nın bu en rafine anıtında zirveye ulaşır. Ara Pacis’in kabartmalarındaki o bitkisel sarmallar, yüzyıllar sonra Selçuklu taş işçiliğinde veya Osmanlı’nın “hayat ağacı” motiflerinde farklı formlarda karşımıza çıkacak olan o evrensel “canlılık” arayışının ilk ve en güçlü adımlarından biridir. Taşın üzerine baharı nakşetme arzusu, coğrafyalar değişse de insan ruhunda baki kalan bir tutkudur.

 

Eğer bu Mayıs yolunuz Roma’ya düşerse, Ara Pacis’i sadece “görülmesi gerekenler” listenizdeki bir madde olarak değil, bir duyusal meditasyon olarak yaşayın. Sunağın çevresinde ağır adımlarla dönerken, mermerin içindeki o saklı kuş seslerini duymaya, taşın soğukluğundaki o kadim kokuyu hissetmeye çalışın.

 

Müzeden çıktığınızda ise hemen yakındaki Villa Borghese bahçelerine doğru bir yürüyüşe çıkın. Orada, antik sütun başlıklarına ve Ara Pacis’in panellerine binlerce yıl boyunca ilham veren o meşhur akantus yapraklarını canlı yeşiliyle, rüzgârda salınırken göreceksiniz. O an anlayacaksınız ki; sanat mermere kazınsa da ruhu her Mayıs ayında İtalya’nın sokaklarında, bir yaprağın kıvrımında veya bir güneş hüzmesinde yeniden nefes almaya devam eder. Roma’da zamanın geçmediğini, sadece mermer ile hayat arasında gidip geldiğini göreceksiniz.

 

Yollarınız uzun ve açık olsun sevgili okur belki bir gün bir yerde karşılaşırız.

Ayşe Bayvas

Fethiye, 23.04.2026

Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkedin'da paylaş Whatsapp'da paylaş