

Yazar: Merve Ayvaz Altunörs
Bunca yıldır Roma’ya gidip geliyoruz, Vatikan’a hep uzaktan baktık. Buraya geniş bir vakit ayırmanın gerekli olduğunu tahmin ettiğimizden sürekli erteledik. Ve nihayet o vakti bu sene yaz başında ayırabildik.
Birlikte gideceğimiz arkadaşım gezimiz öncesinde sormuştu, Vatikan’ı da yazmayı düşünüyor musun dergiye, diye. Emin değilim, cesaret edemem gibi, çünkü hakkında çok az şey bildiğim bir yer, diye yanıtlamıştım onu. Çıktığımdaysa, öyle etkilenmiştim ki, eve döner dönmez karşı konulamaz bir biçimde yazarken buldum kendimi. Teknik bilgileri elbette ki işin uzmanlarına bıraktım; bu yazıda daha çok deneyim ve duygu bulacaksın sevgili okurum. Hem, sanat eseri bir tane olsa da bir eseri deneyimleyen binlerce kişinin binlerce farklı deneyimi olabiliyor en nihayetinde öyle değil mi?
.jpeg)
Başlarken belirtmek istediğim iki “keşke”m oldu; ilki, Vatikan öncesi mini de olsa bir yürüyüş yapmıştık Roma içinde, keşke bunu yapıp kendimizi önden yormasaymışız. Çünkü burası gerçekten çok büyük ve gezerken ister istemez yoruluyorsunuz. Sabah enerjimizi öncesinde harcamak iyi bir fikir değilmiş. İkincisiyse, keşke bir bilenle geseymişiz. Belki çocuklar rehberimizden tam verim almamızı engelleyebilirdi ama bilen biri olsaydı yanımızda hiç değilse bu dev müze kompleksi içinde yolumuzu bulmak, olmazsa olmaz eserleri atlamadan görebilmek, vaktimizi ve enerjimizi daha verimli kullanmak açısından bize yardımcı olurdu. Bu yüzden ayrılırken bucket list’ime bunu da ekledim: Vatikan müzelerini bir de orayı bilen biriyle gezmek.


Vatikan müzeleri için önceden bilet alıp rezervasyon yaptırmak şart. Aksi halde en iyi ihtimalle sonu görünmeyen kuyruklarda saatlerce beklemek mecburiyetindesiniz ki bu da sizin içerde geçireceğiniz zamandan yemek anlamına gelir ve inanın bunu hiç istemezseniz. Buraya ben “matruşka müze” diyorum. Çünkü Vatikan müzeleri, müze içinde müze içinde müze içinde müze… şeklinde ilerleyen bir yapı. Belki iç içe geçerek giderek küçülmüyor ama sanki her salon yeni bir salon daha doğurmuş gibi ardı arkası uzun bir süre kesilmiyor. Hiç ummadığım çeşitlilikte bir koleksiyonu var. Vatikan deyince benim aklıma daha çok dini eserlerin ağırlıkta olduğu bir koleksiyon gelmişti ama hiç de öyle olmadığını gördüm. Antik Mısır da var, modern sanat da. Tabii ki dini eser koleksiyonu ağırlıkta ama Vatikan müzelerini dini eserlerden ibaret tanımlamak gerçeği yansıtmayan oldukça kısır bir tablo çizer.
.jpeg)

Örneğin bir “haritalar yolu” var ki, hayran olmamak elde değil. “Galleria delle Carte Geografiche” denilen bu koridorda, sağlı sollu dev haritalar var. Çocuklarımızın yorgunluktan helak oluşu nedeniyle durup gönlümce incelemek mümkün olmadı. Ve fakat çocuk yaşlarımdan itibaren kendime ait odalarımda mutlaka bir dünya haritasıyla büyüyen, dünyaya meraklı biri olarak tavandaki fresklerle görkemli bir uyum yakalamış bu haritaların güzelliğiyle adeta büyülendim! Muazzam bir deneyimdi burada sadece yürümek bile. Bir yandan da her ne kadar kendisi şikâyet halinde olsa da bu deneyimi yaşıyor olduğu için kızım adına da mutluydum. Çocukluk çağı deneyimlerinin önemi malumumuz.


Burayı takip eden duraklar arasında şüphesiz ki en etkileyici olan, Raphael odalarıydı. Atina Okulu benzersiz kompozisyonuyla hemen kendini belli etti ve bir süre de oradan gözümü alamadım. Sanmayınız ki önünde biriken kalabalıktan ötürü bunları söylüyorum. Zira her yer kalabalıktı ve hemen her şeyin önünde bir insan yığını vardı. Bazı eserler, kimileri için farklı bir biçimde öne çıkarlar, hemen fark edilirler. Kült eserlerin bunca öne çıkması, geniş topluluklara benzer hisler uyandırmasındandır belki de.
Ama ben asıl şokumu Sistine’de yaşadım. Vatikan müzelerine giriş yaptığımız andan Sistine Şapeli’ne kadar uzanan matruşkaların içinde bir hayli yorulduk. İki aile birer çocukla sanat mücadelesi verdik, dersem, ancak bir parçacık abartmış olurum! Şapele epey yaklaşmışken, modern sanat salonunda bir noktada minik grubumuzdan koptum. Daha sonra onların ilerleyip Sistine öncesinde bulunan kafede mola verdiklerini öğrenecektim. Onlar kafede soluklanırken ben modern sanat bölümünün çıkışında daralan bir koridorda kalabalıkla beraber sürüklenirken bir anda kendimi Sistine Şapeli’nin içinde buldum… ve bum!
Ben hayatımda böyle bir şey ya hiç hissetmedim, ya da çocukluğumun hatırlayamayacağım kadar uzak köşelerinden birinde hissettim. Bir çocuk hayreti de vardı zira içeri girdiğimde hissettiklerim arasında. Gördüklerime inanamadım. Tavanın yüksekliği ve eserlerin de etkisiyle kazandığı derinlik, insan kalabalığı ve o kalabalığın enerjisi… Ve şapelin altar duvarından başlayıp tüm tavan boyunca devam eden Michelangelo’nun meşhur Mahşer ve Yaratılış freskleri bir anda büyülü bir dünyaya çekip aldı beni. Zaman ve zemin algım şaştı. Tavana bakmaktan boynum ağrıyacak kadar uzun bir süre gözümü alamadım eserlerden. Gelmeden önce hakkında bir şeyler okuduğum kitabı hemen çantamdan çıkarıp ilgili yerleri tek tek incelemeye, yeniden okumaya başladım. Bir kitaba, bir eserlere baktım durdum dakikalarca…
İfade etmem çok zor; ama sanki az sonra fresklerdeki figürler oradan fırlayıp yanıma inecek kadar gerçektiler! Ve bir o kadar da gerçek dışı! Masalın içinde gibi! Michelangelo’nun bu eseriyle nasıl ve neden sanat tarihinde yeni bir sayfa açtığını teknik olarak bilmesem de, resmen hissettim. Dünyanın dört bir yanından, Hristiyan olsun olmasın, onca insanın akın akın neden ille de buraya geldiğini anladım.
Aslında, tavandaki Michelangelo eseri fresklere ve yan duvarlardaki fresklere acemi bir gözle şöyle bir baktığınızda bile aradaki fark anlaşılıyor, sanat üstadı olmanıza gerek yok. Muhakkak ki onlar da çok önemli ve kıymetli eserlerdir ve fakat Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni, Sistine Şapeli’nde başka bir şey yapmış. Sanki başka dünyadan bir şey. Üstelik burayı istemeye istemeye, acılar içinde, neredeyse zorla yaptığını düşününce… gördüklerime gerçekten inanamadım! Hoş, diğer yandan büyük bir titizlikle, sanatına saygı ve tutkuyla çalıştığı da yanına çağırdığı Floransalı sanatçıların işini beğenmeyip onları gerisingeri göndermesinden belliymiş. Çok acayip biriymiş Michelangelo ve bu en önemli eserini çıplak gözle gördükten sonra hakkında daha fazlasını öğrenmek, bunları nasıl yapabildiğini anlamak için yanıp tutuşurken buldum kendimi Sistine Şapeli’nde. Bu da ilk kez yaşadığım bir şeydi işte: bir sanat eserinden öylesine etkilenmek ki, yaratıcısına büyük bir merak ve ilgi hissetmek.

.jpeg)
Talihin bir sürprizi olarak kalabalık gezdiğimiz Vatikan müzelerinde, Sistine Şapeli’ne yalnız girmek benim için bambaşka bir deneyime dönüştü anlayacağınız. Tüm bu duygu ve düşüncelerle bir süre şapelin büyülü ortamını adımladım. Ayaklarımın üstünde bir miktar havalandığıma yemin edebilirim ama kanıtlayamam! Tuhaf gelecek belki ama buradan hiç çıkmak istemedim. Daha önce hiç tatmadığım, tanımadığım bu yeni duygular hoşuma gitti galiba. Dini bir yerden de söylemiyorum bunları, bilakis, tüm dinler üzeri bir şeylerden bahsediyorum aslında. İlk defa bir eserden ayrılırken bu kadar zorlandım.

Sistine’den sonra, Papalık’ın kullandığı araçların sergilendiği salonu gezdik. Buraya daha çok çocukların ilgisini çeker umuduyla gitmiştik ama, bizim de ağzımız bir karış açık kaldı. Tekerleklerinin çapı boyumu aşan dev at arabalarından, arka koltuğuna minik bir taht oturtulmuş 90’lar yapımı bir Lancia’ya kadar Papalık’ın kullandığı pek çok araç sergileniyordu ve hemen her biri inanılmaz görkemliydi.

Çıkışa doğru ilerlemek için indiğimiz spiral merdivenler bile inanılmaz etkileyiciydi. Buradan bile ayrılmak istemedim. Öylesine şahsına münhasır ve görkemli bir kompleksten söz ediyoruz. Ve söylemek zorundayım ki Vatikan müzeleri, dünyayı daha iyi anlamlandırabilmeye yardımcı olabilecek çok önemli yerlerden biri. En azından bir kez olsun gidip görmek gerçekten çok iyi bir fikir.