Yükleniyor
İTALYA'DA BİR TÜRK PSİKOLOG: NAZLI GOTTI
İTALYA'DA BİR TÜRK PSİKOLOG: NAZLI GOTTI

Röportaj: Deniz Kılavuz

 

Deniz: Merhaba Nazlı Hanım, yaklaşık 7 yıldır İtalya’nın Bergamo şehrinde yaşıyorsunuz ve bölgede üç dilde terapi veren belki de ilk Türk kökenli psikologlardan birisiniz. Kısaca kendinizi tanıtır, bu yola nasıl çıktığınızı anlatır mısınız?

 

Nazlı: 2019’da Klinik Psikoloji yüksek lisansı için Bergamo’ya taşındım. Buraya taşınmadan önceki son yıllarda da çeşitli staj ve eğitimler için farklı ülkelerde uzun zaman geçirdim ve çok farklı yerlerden insanlarla tanıştım. İnsanların hikâyelerine şahit olmak ve hayatlarının bir parçası olmak beni her zaman çok heyecanlandırdı.

Yüksek lisans mezuniyetimden sonra İtalya’da resmi olarak psikoterapist olma sürecine girmemde beni en çok motive eden şey daha çok keşfedebilmek, farklı dillerde ve farklı kültürlerden insanlarla çalışabilmekti. Mesleki olarak yalnızca Türkçe değil, İngilizce ve İtalyanca da terapi yapmak istedim. Özellikle benim gibi Türkiye’den ya da doğduğu ülkeden farklı bir yerde yaşayan insanlarla çalışmaya başladım.

 

Şu anda Kültürlerarası Sistemik Terapi alanında 4 yıllık psikoterapi uzmanlık eğitiminin 3. yılını tamamlıyorum. Yetişkin, ergen, çift ve ailelerle çalışıyorum. Temel çalışma ekolüm Sistemik Terapi olsa da EMDR, Şema Terapi ve Bilişsel Davranışçı Terapi gibi farklı ekollerde de eğitimlerimi tamamladım. Bu nedenle danışanlarımın ihtiyacına göre eklektik bir şekilde farklı yöntem ve yaklaşımları entegre ederek yüz yüze ve online terapi yapıyorum.

 

Deniz: İtalya’ya ilk geldiğiniz günü düşündüğünüzde, baskın duygu sizin için neydi, daha çok heyecan mı yoksa bir tür kayıp hissi mi yoksa bir arada pek çok duygu muydu, neydi o duygular?

Nazlı: İlk gün çok karmaşıktı. Heyecan, korku ve mutluluk gibi birçok duyguyu bir arada yaşıyordum. Öncesindeki vize başvuruları gibi süreçlerin nihayet tamamlanmış olmasının mutluluğu vardı ama aynı zamanda sonrasına dair büyük bir bilinmeze gittiğimi fark ediyordum. Henüz kalacak bir yerimin olmaması ve tek başına hiçbir fikrin olmadan bir sürü süreci tamamlamak zorunda olmak da zorlayıcıydı.

İlk güne dair hatırladığım şey güneşli bir İstanbul’dan çok serin bir Bergamo’ya gelmiş olmam ve tabii ki hiçbir şey anlamamamdı . İlk günlerde tek başıma dolaşırken kalabalık insan grupları görüp acaba benim de burada arkadaşlarım olacak mı diye düşünmüştüm (oldu). Yalnız hissetmekten çok acaba yalnız kalır mıyım, bir evim olur mu ve tek başıma bu kadar bilinmezi halledebilir miyim korkusu vardı ilk günlerde.

 

Deniz: Yeni bir ülkede “kendine yer açmak” sizce nereden başlar, işten mi, sosyal çevreden mi yoksa insanın kendi içindeki dönüşümden mi? Aidiyet duygusu sizce nasıl inşa edilir?

Nazlı: Aidiyet duygusu bence insanın kendini tanımasıyla daha kolay oluşturabileceği bir şey. Sadece iş veya çevre bu ihtiyacı tamamlamaya yetmez, yüzeysel kalır. O yüzden içe dönüş ve kendini keşfetmek her yerde ve herkes için büyük bir artı sağlar. İnsan ne istediğini ve neye ihtiyacı olduğunu bildiğinde bunları gittiği her yerde yeniden inşa etme kapasitesine sahip olur. Tabii ki sosyal çevre buna çok yardımcı olur. Dili öğrenmek bizi bulunduğumuz yerin bir parçası haline getirir. Sadece aynı dili konuşarak bir yere ait olamayız ama aynı dili konuşmak bizi çok ileri götürür. Dolaylı olarak iş ve sosyal hayatta daha aktif olma ve kendimize daha çok yer açma şansımızı artırır.

Türkiye’den İtalya’ya taşınmak özellikle İstanbul gibi büyük bir şehirden daha küçük bir yere gidildiğinde ciddi bir kültürel uyum süreci yaratabiliyor. Birçok konuda farklılıklarla bazen de alıştığımız erişimin kısıtlanmasıyla karşılaşabiliyoruz. Başta zorlayıcı gelen şeyler zamanla sistemin nasıl işlediğini öğrendikçe ve işlerin bir şekilde hallolduğunu gördükçe daha tanıdık hissettirmeye başlıyor. Sonrasında ise daha çok sosyal ihtiyaçlarımızı fark etmeye başlıyoruz. Bu noktada Türkiye’deki hayatımızda bize iyi gelen şeyleri yeni hayatımızın içine taşıyabilmek destekleyici olabiliyor. Çünkü yeni bir yere uyum sağlamak bazen tamamen değişmekten çok kendinle bağını yeni bir yerde yeniden kurabilmekle de mümkün.

 

Deniz: Ben İtalya’da yaşarken sosyal bağlar açısından çoğu zaman çok mutluydum. Ancak Türkiye’yi uzaktan takip etmek, yaşanan bazı olayları görmek beni derinden etkileyebiliyordu. Yurt dışında yaşayan birçok insanın bu “iki hayat arasında sıkışmışlık” hissini yaşadığını görüyoruz. Siz bu durumu nasıl tanımlıyorsunuz?

Nazlı: Bu durum yaptığımız seçimin maalesef kaçınılmaz bir getirisi. Kaçırdığımız ve kaçıracağımız çok şey olabiliyor. Aynı anda iki yerde olamamayı kabullenmek, sevdiğimiz herkesin bir arada olamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek bunlar bir yere taşınınca bir kez yaşanıp tamamlanan konular değil. Defalarca yeniden yüzleşilen gerçekler.

 

Türkiye’de yaşarken de yurt dışında yaşarken de ülke gündemini çok yoğun takip etmek çoğu zaman iyi gelmeyebiliyor. Yurt dışındayken bu bazen Türkiye’ye karşı vicdani bir sorumluluk hissiyle daha yoğun yaşanabiliyor. Sanki “Ben gittim ama aklım hâlâ sende, seni düşünüyor ve senin için üzülüyorum” deme şekli gibi. Bazen ise tam tersi şekilde bazı insanlar tamamen kaçınabiliyor. Türkiye hakkında konuşmaktan ya da düşünmekten uzak durabiliyorlar. Bu da kişinin kendini koruma yollarından biri olabiliyor.

Aslında bunlar çok kişisel kararlar. Tek bir doğrusu yok. Önemli olan bir şeylerden tamamen kaçmadan ama yeni hayatınıza başlamanıza engel olacak kadar da sıkı tutunmadan takip edip dahil olabilmek. Burada kişinin Türkiye’den gitme sebebini anlamak da önemli oluyor. Bu bir kaçış mıydı, bir zorunluluk mu yoksa daha istekli ve hevesli bir taşınma mıydı? Türkiye onun için ne ifade ediyor, İtalya’da olmak ne ifade ediyor? Bu cevaplar herkes için çok değişken olduğu için kişinin Türkiye ve İtalya ile kurduğu ilişkiyi anlamak bazı kararları ve davranışları daha iyi anlamlandırabilmek açısından önemli olabiliyor.

Deniz: Türkiye’den İtalya’ya gelen ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyan biri için süreç nasıl işler? Permesso di soggiorno (oturum izni)bu hizmetlere erişimi nasıl etkiler?

Nazlı: Permesso di soggiorno ve tessera sanitariası(İtalya’daki ulusal sağlık sistemi kartı) olan kişiler consultoriolarda (aile sağlığı ve danışmanlık merkezlerinde)yılda 10 seansa kadar ücretsiz terapi desteği alabiliyor. Bu çok fazla kişinin bilmediği önemli bir hizmet. Consultoriolarda İngilizce veya İtalyanca terapi almak mümkün olabiliyor. Türkçe tercih edenler ise bana ulaşabilirler :)

 

Deniz: İtalya’da psikolog olmak ve Türk kökenli bir psikolog olmak mesleki deneyiminizi nasıl şekillendiriyor?

Nazlı: İtalya’da psikolog olmak uzun ve yoğun bir süreç. Maddi ve manevi olarak ciddi bir yatırım yapmanız gerekiyor. İlk aşamada uzun süreli ücretsiz bir staj tamamlayıp devletin yaptığı mesleki yeterlilik sınavını geçmek gerekiyor. Sonrasında ise belirli bir ekolde 4 yıllık uzmanlık eğitimi tamamlanıyor. Tabii ki anadilim İtalyanca olmadığı için bu sürecin içinde yer alabilmek adına İtalyancamı sürekli geliştirmem gerekiyor. Bunun sonucunda ise üç dilde terapi yapmak bana hem mesleki hem de kişisel olarak çok şey katıyor.

Kültürlerarası çalışmak çok farklı geçmişlerden gelen insanlarla tanışma fırsatı veriyor. Bireysel ya da ilişkisel düzeyde hepimizin aslında ne kadar ortak ve benzer dertleri olabildiğini görmek çok etkileyici. Bir de işin içine kültürel boyutlar eklendiğinde insanların hem ne kadar benzer hem de ne kadar farklı olduğunu her gün yeniden fark ediyorum. Örneğin Senegalli birinin Hindistanlı ya da Güneydoğulu biriyle kültürel olarak ortak öğretileri veya benzer hikâyeleri olabiliyor. Bu bağlantıları görmek bana çok ilham veriyor. Bu süreçte kendimi ve kendi kültürümü de başka açılardan görüp yeniden öğreniyorum.

 

Sanırım bu yüzden yaptığım işi her geçen gün daha çok seviyorum. Sürekli bir keşif halindeyim. İtalya’da bu mesleği yapabilmek başka türlü asla temas etmeyeceğim hayatların ve hikâyelerin bir parçası olmamı sağlıyor.

 

Deniz: İtalya'da güçlü bir “psikologlar odası” ya da meslek birliğinin varlığı sizce neden önemli?  Türkiye ve İtalya’yı bu açıdan nasıl değerlendirirsiniz?

Nazlı: İtalya’da psikologlar odasının varlığı psikologları koruyan güçlü bir yapı olsa da aslında olması gerektiği gibi daha çok terapi alan danışanları koruyor. Mesleki etik kurallarıyla birlikte ciddi yaptırımları olan bir sistem olduğu için psikologları belli yasal ve etik çerçeveler içinde çalışmaya teşvik ediyor ve danışanın zarar görmesini engellemeyi amaçlıyor. İtalya’da psikolog olmak ne kadar zor ve uzun bir süreç olsa da, bunun gerekli olduğunu düşünüyorum ve bu süreci tamamlamayı seçtiğim için çok memnunum.

 

Maalesef Türkiye’de hâlâ psikologlara özel kapsamlı bir meslek yasasının olmayışı mesleki sınırların ve uygulama alanlarının zaman zaman belirsizleşmesine neden olabiliyor. Bu durum hem destek alan kişilerin zarar görme riskini artırabiliyor hem de işini etik ve özenli şekilde yapan birçok psikolog için yıpratıcı olabiliyor.

Deniz: Sürekli daha görünür olmaya, kendini göstermeye, paylaşmaya ve konfor alanından çıkmaya teşvik edildiğimiz bir dünyada sizce görünürlük kavramının sağlıklı sınırları nerede olmalı?

Nazlı: Şu anda görünürlük denince akla ilk gelen şey sosyal medya. Benim alanımda da bu durum bazen baskı yaratabiliyor. Aslında birçok meslek için profesyonel olarak görünür olmak önemli, ancak burada kişinin bu konuyla ilgili nasıl hissettiği belirleyici oluyor. Sadece bir zorunluluk gibi yapılıyorsa, muhtemelen çok keyifli olmaz. Bence önemli olan, görünür olmak istiyorsak bunu sevdiğimiz ve keyif aldığımız şekilde yapabilmek. Bu da biraz kendini tanımaktan ve neyin bize iyi geldiğini keşfetmekten geçiyor.

 

Ayrıca bunun mecburi olmadığını kabul etmek önemli. Bu bir tercih ve biz ne kadar nasıl ve ne zaman istersek o zaman o şekilde görünür olabiliriz. Bu karar tamamen bize ait. Bu konuda ihtiyaçlarımız ve fikirlerimiz değişebilir. Zaman zaman görünür olmak kadar uzaklaşmak ve görünmez olmak da iyi gelebilir.

Her konuda olduğu gibi değişen ihtiyaçları görüp anlamak ve ona göre seçim yapıp fikir değiştirme hakkımız var. Sosyal medyayı birinin alanı ve kendimizi de orada belli kurallara uymak zorunda olan biri gibi görmek yerine kendimize ait daha özgür bir alan olarak görebildiğimizde o baskı biraz azalabiliyor. Tabii ki bu sisteme dahil olmamayı seçmek de aynı şekilde geçerli bir tercih. Bu bizi azaltan ya da yok eden bir şey olmak zorunda değil.

 

Konfor alanlarımızdan çıkıp yeni konfor alanları oluşturmak lazım diye düşünüyorum. Konfor sürekli kaçınılması gereken bir şey olmamalı. Gerektiğinde dönebileceğimiz o konforlu alanların varlığı önemli.

 

Deniz: Eğer Türkiye ve İtalya sizin danışanınız olsaydı, onları nasıl tarif eder ve her birine ne önerirdiniz? Ve son olarak, nerede olursak olalım psikolojik sağlamlık için bir “ilk yardım çantası” hazırlasaydık, içine neler koyardınız?

Nazlı: Bu soru çok düşündürdü beni. İki ülkeyi birer kişi olarak düşünüp tanımlamakta biraz zorlandım. Aklıma ilk etapta Meloni ve Erdoğan geliyor. İtalya’yı hayatının bazı alanlarında çok katı, kültürüne ve sabit hayat tarzına karşı muhafazakâr, aynı zamanda bazı alanlarda da belki yeterince sorumluluk almayıp kaderci yaklaşan biri gibi hayal ediyorum. Biraz yeniliklere açık olup daha esnek olmaya ihtiyacı olabilirmiş gibi düşünüyorum. Kültürüne dair muhafazakâr olması onu çok koruyan ve aslında onu kendi yapan çok önemli ve güçlü bir yanı. Biraz daha açılıp esnemenin kendini kaybetmek olmadığını fark etmek belki ona iyi gelebilir.

 

Türkiye’yi ise iki farklı dünya arasında zaman zaman sıkışmış hisseden, dışarıda olup bitene bütün viral akımları fazla sahiplenip dışarıdaki rüzgârlarla kolay savrulabilen, kendi değerlerini ve kültürünü bazen unutan ama aslında oradan da çok fazla güç bulabilen, kendine dönmeye ve kendini yeniden keşfetmeye ihtiyacı olan biri gibi düşünüyorum. Ayrıca mizah gücüyle çok iyileşen biri ve bu özelliği onu çok kurtarıyor.

 

Mesela bu iki kişi arkadaş olsaydı, Türkiye’nin dinamikliği ve tezcanlılığı İtalya’ya, İtalya’nın da kendini olduğu gibi kabul edip koruma şekli ve oluruna bırakabilmesi Türkiye’ye iyi gelebilirdi.

 

Psikolojik bir ilk yardım çantası hazırlamak zaman ve emek gerektiriyor. Aşağıdakileri yazması ve söylemesi kolay ama öğrenmesi ve içselleştirmesi o kadar kolay değil. Terapide de aslında amacımız danışanların kendi ilk yardım çantalarını oluşturmalarına yardımcı olmak. O çantada bulunan ama işe yaramayan şeyleri bırakıp yerine daha işlevsel olanları koyabilmek.

 

Herkesin biraz ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için aşağıdakileri koyardım o çantaya

*Kendimize karşı anlayış

*Güvende hissettiren birkaç insan

*İyi ve kötü bütün duyguların geçici olduğu

*Her düşüncemizin gerçek olmadığı

*Yardım istemenin zayıflık olmadığı

*Fikirlerimizin ve ihtiyaçlarımızın değişebileceği

*Zor zamanların ve hataların bizi tanımlamaya yetmediği

 

Deniz: Bu kıymetli bilgi ve deneyimleri samimiyetle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkedin'da paylaş Whatsapp'da paylaş