Yükleniyor
HİKAYELERİ İLE İSTANBUL'DAN VENEDİK'E KAÇIRILAN ESERLER
HİKAYELERİ İLE İSTANBUL'DAN VENEDİK'E KAÇIRILAN ESERLER

Yazar: Ercüment Sarıkaya

 

Roma İmparatorluğu'na yüzyıllarca başkentlik yapmış İstanbul bu dönem içerisinde muazzam yapılar ve heykeller ile süslenmiştir. Bu eserler sonraki yüzyıllarda yaşanan olaylar neticesinde zaman zaman yıkılıp tahrip olurken bazıları da İstanbul'dan dünyanın başka kentlerine zorunlu yolculuklara çıkmışlardır. Bu yazımızda yine böyle zorunlu yolculuğa çıkmış eserlerden son durak olarak paylarına Venedik düşen bir bölümünü ele alacağız. Hikayelerini anlatıp sanatsal özelliklerine dokunacağız. İnceleyeceğimiz bu eserlerin hemen hepsi İstanbul'un gördüğü en kötü zamanlardan olan 1204 tarihinde başlayıp yıllar süren ve tarihe Latin yağması olarak geçen dönemde İstanbul’dan götürülenler olacak. Bahsedeceğimiz bu eserlerin  hepsinin Venedik gezilerinin vazgeçilmez bir yapısı olan Sant’ Marco Kilisesi’nin içinde ve etrafında görülebileceğini de hatırlatalım. Ayrıca Sant’ Marco Kilisesi’nin bizzat kendisinin de İstanbul ile direkt bağlantılı olduğuna yazımızın sonunda değineceğiz.

 

Sant’ Marco Kilisesi’nde ilk inceleyeceğimiz eser yapının güney doğu köşesinde duran İmparator heykelleri olacak. İkişer ikişer porfir sütundan çıkıntı yapan dirsek kaideler üzerinde duran bu heykel grubunda Roma imparatorları birbirlerine sarılmış bir şekilde betimlenmişlerdir. İmparatorların birbirlerine sarılmış olmaları ile verilmek istenen istenen bir mesaj vardır. Bunu anlamak için Roma tarihinin bu heykel grubunun yapılmasından hemen önceki yıllarına, takriben M.S. 3. yüzyılın orta ve son bölümüne bakılması yerinde olur.

Bu dönem Roma tarihinde anarşi dönemi olarak bilinir ve yine bu dönemde tahta geçen yaklaşık kırk imparatordan sadece bir tanesi doğal yollardan ölürken geri kalanların hepsi suikast ile ölmüşlerdir. Bu anarşi ortamı 3. yüzyıl sonu ile birlikte tarih sahnesine çıkan ve masaya yumruğunu vurup bu kötü gidişata bir dur demeyi başaran Diocletianus ile son bulacaktır. Bu dönemden sonra çok büyük sınırlara ulaştığı için tek elden yönetilmekte çok zorlanılan imparatorluk birkaç yönetici tarafından yönetilmeye başlanır. İmparatorluğun bu yönetim şekli sanatı da etkiler. İşte bu sebepten dolayı Sant’ Marco Kilisesi’nde karşımıza çıkan heykeller birbirlerine sarılarak, hem aralarındaki uzlaşıyı hem de ülkenin içerisindeki barışı nitelendirmişlerdir.

Klasik Dönem heykeltıraşisinin kontrapostunun kaybolduğunun göze çarptığı heykel grubunda imparatorların cepheden tasvir edildikleri görülür. Her İmparator Pannonia başlığı giymiş halde sağ kollarıyla birbirlerine sarılmışken diğer elleriyle de kılıçlarını tutmaktadırlar. Burada Romalıların izleyiciye vermek istedikleri mesaj oldukça açıktır. Onlar yüzyıllardır yaşadıklarından iyi ders çıkarmış olmalıdırlar. Nitekim geçen zaman onlara barışın  sağlanmasının tek yolunun her an savaşa iyi bir orduya sahip olmaktan geçtiğini çok iyi tecrübe ettirmiştir.

Bu heykel grubunun İstanbul ile olan ilginç bir de hikayesi vardır. 1962 yılında İstanbul, Laleli civarında yapılan kazılarda porfir mermerden bir heykel ayağı bulunmuştur. Yine ne kadar ilginçtir ki Venedik'te bulunan bu heykel grubundan bir İmparatorun ayağı da kayıptır. Laleli'de bulunan ve bir heykele ait olduğu anlaşılan bu porfir parça Venedik'teki heykel grubundaki kayıp İmparatorun ayağına tam olarak uymaktadır. Bu durum porfir heykel grubunun İstanbul'dan hatta Laleli civarındaki bir anıttan alınıp götürüldüğünün çok iyi bir kanıtı olmuştur.

Sant’ Marco Kilisesi’nde bu heykel heykel grubunun yanından ayrılıp biraz ilerlediğimizde çok süslü şekilde işlenmiş sütunlara gelinir. Yaklaşık 3 metre boyunda olan bu iki paye literatürde Pilastri Acritani olarak bilinirler. Bu parçaların uzun süre 1258 yılında Filistin'deki Akra'dan getirildikleri sanılmış ancak 1960'lı yıllarda İstanbul Saraçhane'de yapılan Aziz Polyeuktos Kilisesi kazılarında bu payelere çok benzer parçaların bulunması sonucu diğer birçok eser gibi bunların da İstanbul'dan getirildikleri anlaşılmıştır.

Yaşadığı dönemde bu payeler ile süslü Aziz Polyeuktos Kilisesi kendisinden kısaca söz edilmesini hak edecek kadar önemli bir yapıdır. Nitekim yapının yaşadığı dönemde boyut ve içindeki zengin dekorasyon açısından Ayasofya ile yarıştığı bilinmektedir. Ayasofya gibi geç antikçağ mimarisinde kubbeli bazilikalar sınıfına giren Aziz Polyeuktos Kilise’sinin Ayasofya ile yarışmasındaki en önemli sebep ise Roma imparatorluk hanedanları arasındaki çekişmelerde yatmaktadır.

Özellikle İmparatorluğun 5. ve 6. yüzyıllarındaki yönetimide söz sahibi olan Valens ile Theodosius hanedanlarının varisi olan Anicia Iuliana isimli çok nüfuzlu bir kadın tarafından yaptırılan Aziz Polyeuktos Kilisesi bir sonraki hanedan olan Iustinianuslara sanat alanında verilmiş bir cevap gibidir. Bazı görüşlere göre Anica Iuliana tarafından tahtı gasp eden olarak görülen I. Iustinianus dönemin gösterişli Aziz Polyeuktos Kilisesi’ne karşı Ayasofya'yı inşa ettimiştir. Aziz Polyeuktos kilisesi’nin bir diğer ilginç özelliği ise Dünyanın en tanınmış mabetlerinden olan Süleyman’ın Tapınağı ile bilerek benzer ölçülerde yapıldığıdır.

 

Venedik Sant’ Marco Kilisesi’nde İstanbul'dan gelmiş bir diğer eser ise kilisenin cephesinde bugün de görülebilen bronz atlardır. Ancak burada öncelikle belirtmemiz gereken Sant’ Marco'nun cephesinde görülen heykellerin replika oldukları ve asıl heykellerin kilisenin içerisinde sergilenmekte olduklarıdır. Bu heykeller Roma dönemi İstanbul’unun önemli yapılarından olan ve günümüzde hala daha birçok izini koruyan Sultanahmet civarındaki Hipodrom’dan getirilmişlerdir.

Hipodrom'da bu atların bulunduğu yerin atlı araba yarışlarında başlangıç noktası olan ve Carceres olarak adlandırılan kapılar üzerinde olduğu düşünülür. Bu bronz atların İstanbul'a nereden getirildikleri veya zaten İstanbul'da bir atölyede mi döküldükleri, üzerinde çok tartışmalar yaşanmış bir konudur. Atlar hakkında kesin olan tek bilgimiz M.S. 518 tarihine ait bir bir sikkenin atların üzerinde bulunması sebebiyle 6. yüzyılda hipodromu kesin olarak süsledikleridir.

 

Bunların dışında Geç Antik Çağ kaynaklarımızdan Plinius, atların M.Ö. 4.yüzyıl sonlarında yaşamış Lysippus tarafından yapıldıklarını yazmaktadır. Atların dökümünde bakır ağırlıklı bronz bulunduğu ve dolaysız yönteme göre balmumu füsyon yoluyla model üzerinden çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu tekniğin M.Ö. 5 yüzyıldan beri bilinmesi sebebiyle Plinius'un söylediklerine biraz daha inandırıcılık kazandırmaktadır. Atların ayaklarının yana basma ve başlarının birbirlerine dönük olma durumlarına istinaden Büyük olasılıkla bir Quadrigayı ( dört atın çektiği araba ) çektikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca bu atların Roma'da günümüzde Vatikan civarında olan Hadrianus Mozolesinin ( Castel Sant’ Angelo ) üst tarafını da süsledikleri ve oradan alınıp İstanbul'a getirildikleri de son zamanlarda ortaya atılmış ilginç bir görüş olarak dikkati çekmektedir.

Son olarak Sant’ Marco Kilisesi’nin mimari plan açısından İstanbul'un Roma dönemi yapılarından olan ve günümüze hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuş Havariyyun Kilisesi ile aynı plana sahip olduğuna dair birkaç söz ederek yazımızı bitirelim. Yapı hakkında aslında ilk söylenmesi gereken Venediklilerin bu yapının inşasına İstanbul'u 1.204 yılında yağmaladıkları dönemden önce başladıklarıdır.

Tahminen 11. yüzyılda inşasına başlanılan yapı, bazı görüşlere göre ilk inşaatından, bazı görüşlere göre de 1204 sonrasında hasarlandıktan hemen sonraki inşasında Havariyyun Kilisesi temel alınarak inşa edilmiştir. Hristiyan mimarisinin özellikle 9 ve 10. Yüzyıllar civarında çok sevdiği haç planına göre inşa edilen yapı tıpkı Havariyyun kilisesi’ni yaşadığı dönemde gören vakanuvislerin bize anlattığı gibi  gibi haçın kollarında da kubbelere sahiptir. İstanbul'daki Havariyyun Kilisesi’nin 11. yüzyıla kadar I. Constantinus’tan VII. Constantinus Porphyrogenetos’a kadar birçok İmparatorun mezarına ev sahipliği yaptığını da sözlerimize eklememiz yerinde olacaktır.

Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkedin'da paylaş Whatsapp'da paylaş