

Yazar: Ayşe Bayvas
Ben Orta Çağ’ı pek çok zıtlığın yan yana yaşadığı, derin anlamları olan çok zengin bir dönem olarak görürüm. Bu nedenle de benim için hiçbir zaman “Karanlık Çağ” olmamış, bu dönemin eserleri, özellikle mimari, ise sanat tarihinde hep en sevdiklerim olmuştur.
Son uluslararası üslup kabul edilen Gotik, 12. yüzyılda başlayıp Rönesans’a kadar sürmüştür. “Gotik” terimi ise ilk kez 16-17. yüzyıllarda Rönesans öncesi ve hatta İtalyan olmayan görüşlerin tanımlanmasında kullanılmış. “Barbar görünüş” anlamına geldiğini de hemen ekleyeyim.
Romanesk üslup denildiğinde nasıl akla hemen manastır yapıları geliyorsa Gotik üslupta da kilise yapıları gelir. Bir Romanesk kiliseden çıkıp, bir Gotik katedrale girildiğinde aradaki büyük fark hemen anlaşılır. Gotik katedrallerde daha geniş nefler, daha ışıklı bir ortam ve kendini yukarılara çeken daha hafif bir mekân ile karşılaşılır. Gotik mimarinin bu başarısı, sivri kemerlere dayanan kaburgalı tonoz sistemi ile yapıyı dıştan destekleyen payanda kemerlerinin kullanılmış olmasına dayanır.
Kuzey Fransa’da ortaya çıkan Gotik üslup, farklı ülkelerde hemen ayırt edilebilen küçük değişikliklerle karşımıza çıkar. İtalyan Gotik mimarisi ise onu Gotik mimarinin yayıldığı diğer Avrupa ülkelerinden önemli ölçüde ayırt eden özelliklere sahiptir. Gotik adının ilk önce İtalyan olmayan görüşlerin tanımlanmasında kullanıldığını düşünürsek bu oldukça ironik bir durumdur.
Bir dizi işareti olmasına rağmen, bir İtalyan binasının mimari tarzını doğru bir şekilde tanımlamak bazen biraz zordur. İtalya’da hala ayakta olan Gotik yapıların çoğunun 500 ila 800 yıl önce inşa edildiğini düşünürsek dikkat etmemiz gereken noktalar var: Gotik olarak sınıflandırılabilecek yapının başlangıçta Romanesk bir bina olabileceği ya da başlangıçta Gotik dönemde Gotik prensipler üzerine inşa edildiyse, daha sonra Rönesans veya Barok unsurlarıyla donatılmış olmasına bakmak gibi... Farklı mimari stillerin özelliklerini sergilemeyen nispeten az sayıda bina olduğunu da söylemem lazım.
Bu yüzden belki de bir binanın İtalyan Gotik tarzına ait olup olmadığını belirlemeye çalışırken, bakmamız gereken ilk şey, başlangıçta inşa edildiği tarihtir. Eğer 13. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın başlarına kadar inşa edildiyse, Gotik diyebiliriz. Çok mütevazı ya da az sayıda çan kuleleri, sivri kemerler, bazı İtalya’da her zaman zarif olarak kabul edilmedikleri için pek kullanılmasa da uçan payandalar, gargoyleler, tuğla malzemenin çokluğu, dekorasyonda kullanılan renkli mermerler İtalyan Gotik üslubunun bazı tanıtıcı işaretleridir.
İtalya’da yaklaşık olarak 1228-1290 arasına tarihlenen Erken Gotik Dönem’de “Beyaz Rahipler” olarak bilinen Sistersiyenler çan kulesi bile olmayan, heykelsiz, vitraysız, son derece sade Gotik yapılar inşa ettiler. İlk yapı kabul edilen Abbazia di Fossanova ile Abbazia Di Casamari sadeliğin görkemini ilk hissettiren yapılardır.


Sistersiyenler, çoğunlukla kırsal kesimde İtalya ve hatta Sicilya’da birkaç kilise inşa etti. Ancak Roma Katolik Kilisesi’nin bu üslubu onaylamaması nedeniyle sınırlı kaldı.
Assisi’li Aziz Francis tarafından kurulan Fransiskenler Tarikatı, kalabalık cemaatlere vaaz vermek için büyük nefli ve içinde sanat barındıran kiliseler inşa etti. Sıvalı tuğla yüzeylerde Cimabue’nin resimlerini görebileceğimiz Assisi San Francesco Bazilikası ile Bologna mimarisinde bir gelenek başlatan kırmızı tuğladan inşa edilen San Francesco Kilisesi en önemli örneklerdir.


On üçüncü yüzyılın ortalarında başlayan Siena Katedrali (1215-1263), Erken İtalyan Gotiği’nin bir başka önemli dönüm noktası kilisesidir. İç kısmı, kubbeli geçiş kulesi gibi Gotik ve Romanesk elementlerin bir karışımıdır. En çarpıcı ve orijinal Gotik özellik, 1284-1320’de Giovanni Pisano tarafından tasarlanan ve kabartmalarla süslü vaaz kürsüsüdür.


Olgun Gotik dönemde (1290-1385) verebileceğim en görkemli örnek kuşkusuz ki Floransa Katedrali. Dergimizin ilk sayısında uzun uzun anlattığım bu yapı dışında bir diğer örnek ise Orvieto Katedrali’dir. Aslında Orvieto Katedrali’nin inşaatı, 1290’dan 1591’e kadar, Gotik dönemin neredeyse tamamı olan üç yüzyıl sürdü. Bir hac kilisesi olarak yapımına başlanan kilisenin cephesi mozaikler, heykeller, mermer ve bronz kabartmalarla süslüdür.
Geç Gotik (1385’ten 16. yüzyıla kadar) dönemde ise Floransa’da Santa Croce Bazilikası ile Palazzo Vecchio, Venedik’te Santa Maria Gloriosa dei Frari Bazilikası, Palazzo Ducale ile Ca d’Oro ve Bologna’da San Petronio Basilikası gibi etkileyici örnekler var. Hatta bu saydığım dini ve sivil yapıların yanı sıra önemli askeri yapıların varlığını da unutmamak lazım. Bir gün mutlaka onları da yazarım ancak bu ay bu üslupta bana göre en heyecan verici yapı olan Milano Katedrali’nden söz etmek istiyorum.

Yapımına 1386 yılında başlanıp ancak 1905 yılında tamamlanan Duomo di Milano’ya son çekicin vurulması ise 1965 yılına denk geliyor. 355 yılında yapımı tamamlanan ilk katedral, 1075 yılındaki yangında tamamen hasar görünce eski katedralin vaftizhanesinin üzerine 1386 yılında Başpiskopos Antonio da Saluzzo’nun emriyle Romanesk mimari stil ile yeni bir katedralin yapılması emrediliyor. Ancak yapı, o dönem Milano’da çok güçlü olan ailelerden birine mensup ve aynı zamanda Başpiskopos’un da yeğeni olan Gian Galeazzo Visconti’nin müdahalesiyle Fransa’nın moda mimari tarzı olan Gotik mimariye dönüşüyor. İşin ilginç tarafı ise fark ettiğiniz gibi Gotik mimarinin modası geçtikten ancak 300 yıl sonra katedral tamamlanabiliyor.
Gian Galezzo’nun geleneksel Lombard tuğlası yerine Candoglia mermerini kullanma kararı ile inşaat için Avrupa’nın her yerinden mühendis, mimar, heykeltıraş ve taş kesici aramaya zorlayan Gotik üslubun seçimi gerçek bir devrimdi. Şantiye, kıtanın her yerinden gelen işçilerin çeşitli fikir, deneyim ve becerilerinin ortaya konduğu canlı bir alan haline geldi. Bu da Duomo’yu halkların ve kültürlerin bir kavşağı ve Gotik katedraller arasında en Avrupalı olan haline getirdi. Tabii bu yenilikçi ve orijinal şantiyenin başında olan mimarların ve mühendislerin çokluğu ve inşaatın uzun sürmesi kimin ne zaman, hangi işin başında ne kadar süre olduğunun takip edilmesini zorlaştırdığı da bir gerçek.
Çalışmalar, Fransa’da bulunan Bourges Katedrali ile Le Mans Katedrali’nin planlarına dayanarak başladı ve görkemli bir iç mekân tasarımı ile devam etti. Leonardo da Vinci, 15. yüzyılın sonunda Milano’ya geldiğinde, yönetimdeki güçlü Sforza ailesi, nef, koro yeri ve transeptin kesişimine kubbeli bir kule inşa etmek gibi zor bir iş yapmayı planlıyordu. Bramante, Francesco di Giorgio Martini ve Leonardo da dahil olmak üzere mimarlardan görüş alındı. Leonardo, Duomo’ya çok yakın bir yerde yaşadığından inşaatın ilerlemesini yakından takip etmek için fırsatı oluyordu. Leonardo, kubbeli geçiş kulesi için bazı çizimler yaptı, ancak bunlar, muhtemelen diğer mimarlar Giovanni Antonio Amadeo ve Gian Giacomo Dolcebuono tarafından önerilen çözüm kadar güçlü değildi ve uygulanmadı.
Trento Konseyi (1545-1563) kararları ile başlayan Karşı Reformasyon döneminde inşaatın başlamasının üzerinden 178 yıl geçmişti. Bu dönemde Milano başepiskoposu ve Katolik Kilisesi’nin kardinali olan Carlo Borromeo’nun (1534-1584) katedrale müdahaleleri Papalık Roma’sının formlarından ilham alıyordu. 1610 yılında aziz ilan edilen Borromeo’nun yaşamından kesitleri gösteren büyük kare resimler olan Quadroni di San Carlo ve ahşap koro bu dönemin örnekleridir.

Kilisenin cephesinin tasarımı ise ancak 16. yüzyılın sonunda başladı, Katedral’in diğer birçok mimari unsurunda olduğu gibi, cephe de kesin bir plana karar verilmeden 18. yüzyılın sonuna kadar beklemek zorunda kaldı. On yedinci ve 18. yüzyıl arasında kuleler ve Madonna’nın heykeli (1774) tamamlandı.
Duomo Milano’nun sembolüyse, Katedral’in en yüksek kulesine yerleştirilmiş olan Madonna, şehrin kalbini ve ruhunu temsil eder. İlk kez 1521 tarihli bir çizimde gördüğümüz Madonna’nın yapımına 1769’da heykeltıraş Giuseppe Perego tarafından başlandı. Ağustos 1939’da II. Dünya Savaşı başlarken bombardıman uçaklarına hedef olmaması için gri-yeşil bir örtüyle kapatıldı. Örtü ancak 6 Mayıs 1945’te Milano Başpiskoposu’nun başkanlık ettiği bir törenle açıldı.


Napolyon’un İtalya Kralı olarak taç giyme töreninin arifesinde ve inisiyatifiyle, cepheyi tamamlamak için inşaat ve dekorasyon çalışmaları hız kazandı. 1807-1813 yılları arasında kulelerin çoğu ve vitray pencereler tamamlandı.


Savaş ve çatışmalarla geçen 20. yüzyıl, büyük yenileme çalışmalarının başladığını, Piazza del Duomo’daki ilk arkeolojik kazıların ve 1909-1965 yılları arasında kapıların eklenmesiyle cephenin tamamlanmasını gördü.


20. yüzyılın ikinci yarısında bazı karmaşık bölgelerinin yapısal açıdan yeniden düzenlenmesiyle katedralin yapımı sona erdi. 2016 yılındaki restorasyon ile kubbe ve kulesi güçlendirildi.
Katedral’in en heyecan verici yeri bence teraslarıdır. Bakmaya doyamadığım, gittiğimde mutlaka çıktığım teraslar muhtemelen katedralin de alamet-i farikası. İnşaatın ilk aşamalarında tasarlanan teraslar, uluslararası Gotik’in yapısal planlarını Lombard inşaat geleneğinden ödünç aldıklarına göre kendi hassasiyetlerine göre ne kadar asimile ettiklerini ifade eden bir seçim. Teraslar, yüzyıllar boyunca Katedral ve çevre arasında yeni bir ilişki kurmasına izin vermiş.

Yüz otuz beş kulenin bulunduğu teraslardaki yürüyüş yollarına yürüyerek veya asansörle kolayca ulaşılabilirsiniz. Yerden yaklaşık 31m yükseklikte olan ilk teras, yapının çevresini dolaşır. Buradan, iki dik merdiven sizi yerden 45m yükseğe, bugün ziyaretçiler tarafından ulaşılabilen en yüksek seviye olan merkezi terasa götürür. Yaklaşık 1530 m’yi kaplayan bu yüksek teraslar, Milano’nun muhteşem manzarasının tadını çıkarabileceğiniz ve havanın açık olduğu günlerde, Po Vadisi’ni çevreleyen dağları seyredebileceğiniz şehirdeki en ilham verici yerlerden biridir.
Bu gezinti sırasında size 3400’den fazla heykel, 150 gargoyle, 96 dev, 410 heykel platformu, sayısız uçan payanda ile yapıyı gözleyen aziz ve şehitlerden oluşan sessiz bir grup eşlik eder. Bu taş ormanının koruyucusu ise tepedeki Madonna’dır.
Yollarınız hep açık ve uzun olsun sevgili okur, belki bir gün bir yerde karşılaşırız.
Ayşe Bayvas
Fethiye, 19.08.2025