

Tüm zamanların en etkileyici şehirlerinden biri… Hümanizm’in doğduğu, Rönesans’ın filizlendiği yer… Gelmiş geçmiş en büyük sanatçıların bazısının yüreği, eli, aklı, emeği… Yeryüzünde “Stendhal sendromu”na yakalanacağınız tek yer… Floransa…
İtalya’nın en iyi yemekleri, şarapları, üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla kaplı köylerinin arasında servi ağaçlarının dalgalandığı tepelerden geçip ulaşacağınız bir sanat şehri görmek istiyorsanız Floransa’dan başka bir yer bulamazsınız.
Bir Etrüsk yerleşim birimi olan ve MÖ 80 yılında Sulla tarafından yok edilen Faesulae’nin yerine MÖ 59 yılında kentin üzerindeki tepelere kurulan kentin o dönemki adının iki vadi arasında olduğu için Fluentia olduğu düşünülüyor. Daha sonra da adının Florentia (çiçekli) olarak değiştirilmesi konusunda da çiçek tanrıçası Flora’yı onurlandırmak amacıyla düzenlenen bir Roma festivali olan Floralia’nın, Floransa’nın kuruluş törenine denk geldiği ve bu nedenle adını vermiş olabileceği yönünde bir teori var. Bununla birlikte, Latince florere fiili mecazi olarak ‘bolluk içinde yaşayan’ anlamında da kullanılabilir ki kent gayet zengindi ve bunu geçiş yolu olan Arno Nehri’ne borçluydu. Orta Çağ bittiğinde bağımsız bir kent devletiydi. Bankacılık ve tekstil sayesinde gelişen kent, 13. yüzyıl boyunca bir tür cumhuriyet yönetimiyle yaşadıktan sonra 14. yüzyılda güçlü bir bankacı aile olan Medicilerin egemenliğine girdi. Ve aslında her şey böyle gelişti.
Giovanni de’Medici (1360-1429) ile başlayan Medicilerin serveti, Yaşlı Cosimo (1389-1464) olarak da bilinen Cosimo de’Medici tarafından büyütüldü. Ancak Cosimo’nun varisi ve Muhteşem Lorenzo (1449-1492) olarak anılan Lorenzo de’Medici sanatı destekleyerek klasik ve hümanist düşüncenin Floransa’da canlanmasını sağladı.
Floransa tarihi her ne kadar heyecan verici, şaşırtıcı, merak uyandıran ve hatta ilham verici olsa da başka zaman bu konuya dönüp Floransa’nın inanılmaz manzarasının görülebileceği en güzel yerlerden birisi olan Michelangelo Meydanı’ndan bir gün batımında kente baktığımızda gözümüzü alamadığımız yapıya odaklanalım.
Santa Maria del Fiore yani Floransa Katedrali, 3. yüzyıldan beri Floransa’nın kuzey kesiminde Hristiyanlığa adanan ve Orta Çağ’a kadar şehrin en önemli dini merkezini temsil eden bölgede yer alıyor. Erken dönemde Piskoposluk Sarayı, San Giovanni Vaftizhanesi, bir hastane, bir papaz evi, bir mezarlık ve Salvatore al Vescovo, San Michele Visdomini ve Santa Reparata kiliselerinin bulunduğu bölge, o tarihten bu yana şehrin kalbi. Kutsal eksen içindeki ana nokta ve bugünkü katedralin üzerine yapıldığı yer ise muhtemelen bu yapı kompleksinin ilk inşası olan, Paleo-Hıristiyan kökenli kutsal bir yapı olan Santa Reparata Kilisesi idi.
Bugün gördüğümüz bina, tahmin edeceğiniz gibi farklı yapım evreleri içeriyor. Bölgede yapılan arkeolojik kazılarda Santa Reparata’nın kalıntılarının yanı sıra farklı dönemlere ait mezarlar, sikkeler, cam objeler ve ilk kiliseye ait bir mozaik döşeme ortaya çıkarıldı.

On üçüncü yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başları arasında, Floransa siyasi ve kültürel gelişmenin zirvesindeydi. Hızla büyüyen, zengin ve güçlü şehir için baş rakipleri Pisa ve Siena’dakinden daha görkemli olması istenen katedral, şehrin gücünü ve zenginliğini vurgulamalıydı.
Mevcut dini yapıyı önemli ölçüde genişleten Arnolfo di Cambio (c.1245-1302) tarafından tasarlanan bugünkü katedral, Latin Haçı biçimindedir ve haçın kollarının kesişme noktası üzerinde bir kubbe bulunmaktadır.
Floransa Katedrali’nde 1333-1337’de mimarlığı devralan Giotto (1267-1337) çan kulesinin inşaatına başladıysa da 1357 yılından sonra yapının mimarları Francesco Talenti (c. 1300-1369) ve Giovanni di Lapo Ghini (14. yüzyıl) oldu. 1412’de katedralin yapılan kısımları Santa Maria del Fiore’ye ithaf edildi ve daha tamamlanmadan açıldı. Renkli mermerlerle kaplanan yapının cephesi ise ancak 19. yüzyılda tamamlandı.
Rönesans’ın ilk önemli mimarlık ürünlerinden biri olan kubbesinden bahsetmeden önce genellikle ilk bakışta görünmeyen birçok ayrıntıyı anlatmak isterim. Bu nedenle içerinin büyüsüne kapılmadan önce binanın etrafında dolaşalım biraz.
Örneğin, binanın dışının en dikkat çekici özelliklerinden biri olan Nanni di Banco (1380/90-1421) tarafından yontulmuş kabartmaya bakalım. ‘Meryem’in Göğe Kabulü’nü gösteren kabartmanın etrafındaki büyük hale nedeniyle Porta della Mandorla (della mandorla = badem) adı verilen kapı, yapının kuzey tarafındadır.


Lütfen sağ alt köşedeki ayı ile meşe ağacına bakın. Çok şaşırtıcı bir kabartma olduğu konusunda kuşku yok, haliyle ilginç bir açıklaması da var. Orta Çağ inanç sisteminde ayı yavrularının şekilsiz doğduğu düşünülüyordu, bu inanca göre yavrular annelerinin yalamasıyla şekillendirilirlerdi. Böylece ayı yavruları, Hıristiyan olmayanların inançla yeniden şekillendirildiği düşüncesiyle Hıristiyanlığın bir sembolü haline geldiler.
Gene katedralin kuzey tarafında Porta della Mandorla’nın üzerindeki süslemelerden biri olan sol üstte sütun başlıklarından birine yerleştirilmiş boğa başına da bakmanızı istiyorum.

Boğanın buraya neden yerleştirildiği konusunda iki teori var. Bunlardan biri inşaatçılar tarafından binanın inşaat çalışmaları sırasında kullanılan ve hayatını kaybeden yük hayvanlarının anısına yapılmış olması. Biraz komik olan diğer hikâyeye göre ise katedralin inşası sırasında taş ustalarından birinin bölgedeki zengin bir esnafın karısıyla ilişkisi varmış. Koca ihaneti öğrenince hemen dini mahkemeye şikâyette bulunmaya karar vermiş. Karısı bunu duyunca taş ustası ile olan ilişkiyi sonlandırmış. Kalbi kırılan taş ustası intikam almaya karar vermiş ve bu boğa kafasını taştan oymuş. Hayvanın boynuzlarını kadının gerçekten kimi sevdiğini göstermek için doğrudan kocanın dükkanını işaret eder şekilde yerleştirmiş. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz ama bu boğa başı hem yük hayvanlarının hem de aşkın tehlikelerinin kilise ayakta kaldığı sürece hatırlanmasını sağlıyor.
Dışarıda dolaşırken anlatmak istediğim bir konu daha var ama onu şimdilik sonraya bırakıyorum. O yüzden artık batıdaki ana girişi kullanıp içeri girelim. Büyülenmeye hazır mısınız? Kapının üzerine dönüp arkaya baktığınızda ilk gördüğünüz bu saat olacak.

6,70 x 6,70 m ölçüsünde olan bu muazzam saat, 1443 yılında Paolo Uccello (1397-1475) tarafından fresk olarak yapılmıştır. Duvarın içindeki bir mekanizma ile çalışan saatin büyük ibresi kadranın alt kısmında yer alan gün batımı saatinden başlayarak ‘saat yönünün tersine’ bir hareketle 24 saatlik ayin zamanını gösterir.
Önümüzdeki beyaz, siyah ve kırmızı mermerlerden oluşan geometrik motiflerden oluşan görkemli zeminine bakarak 15. yüzyılın sonuna kadar katedralin zeminin pişmiş topraktan olduğunu ise hayal edemeyiz. Tamamlanması 160 yıl süren ve yaklaşık 8.200 m2 olan yüzey, 1500 ile 1660 yılları arasında çeşitli Floransalı ustaların tasarımlarına göre yapılmıştır.

Eğer Mayıs ve Temmuz ayları arasında katedrale girerseniz bu muhteşem zeminin üzerinde 1475 yılında matematikçi Paolo dal Pozzo Toscanelli (1397-1482) tarafından yaratılan bir cihazdan yansıyan bir ışık çemberi görürsünüz. İlk zaman ölçen astronomi icatlarından biri olan bu basit cihaz, Grekçe ‘gösterge’ anlamına gelen bir gnomondur. Toscanelli, kubbe fenerinin tam altına bronzina adı verilen bronz bir tablet yerleştirmiş ve kubbedeki delikten süzülen güneş ışıklarının yaklaşık 90 metre aşağıda Güneş’in görüntüsünü oluşturmasını sağlamış.


Yeri gelmişken şunu da eklemeliyim: Toscanelli kuyruklu yıldızlar hakkında yaptığı çalışmalar ve özellikle yörüngelerinin hatasız hesaplanması ile tanınır. Bu çalışmalarından en bilineni 1456 yılında keşfettiği kuyrukluyıldızdır, aynı kuyrukluyıldız 1768 yılında dünyamızın yakınlarından yeniden geçtiğinde Halley Kuyruklu Yıldızı olarak bilinecektir. 1439 yılında Floransa Konsili’ne katılan Bizanslı Yeni Platoncu filozof Plethon (1355-1452), Toscanelli’nin İtalya’da o zamana dek bilinmeyen Yunan coğrafyacı ve gezgin Strabon’un (MÖ 64-MS 24) seyahatleri, haritaları ve yazılarıyla tanışmasına yol açar. Neredeyse 35 yıl sonra İtalya, artan bilgi ve kültür seviyesiyle Rönesans olarak adlandırılan döneme girecektir.
Hazır başımızı yukarı kaldırmışken artık şu muhteşem kubbeye bakalım. Katedralin kubbesinin yapımı 1420-1436 arasında bir yarışma sonucu Filippo Brunelleschi’ye (1377-1446) verilmiştir. 1401’de Vaftizhane’nin kuzey kapısı için yapılan yarışmada kazanan Lorenzo Ghiberti (1378-1455) ile yarışan diğer iddialı sanatçıydı Brunelleschi.
Brunelleschi’ye kariyerinde yol gösteren matematikçi ve hekim olan arkadaşı Toscanelli olmuştu. Toscanelli’nin fen ve matematiğe özellikle de geometriye olan ilgisi, Brunelleschi’nin de teknolojiye yakınlaşmasını sağlamış.

Rönesans’ın ilk önemli mimarlık ürünlerinden biri sayılan ve sekiz köşeli bir tambur üzerine sekiz dilimli bir kubbe ile 42 metrelik bir açıklığı örten kubbe, tepesindeki aydınlık feneriyle yalnız Floransa’nın siluetini belirleyen en önemli öğelerinden biri değil, bütün Rönesans kentlerinin ayrılmaz parçası olan benzer kubbelerin de ilk örneğidir.
Yarım küre olmasıyla Antik Roma’dan esinlenilmiştir tabii. Ancak Doğu mimarlığında olduğu gibi dilimlere ayrıldığından, dilimler de Gotik mimaride olduğu gibi haçvari tonoz gibi gittikçe sivrilip yükselerek tepede bir noktada birleştiğinden biçim olarak tam bir Rönesans kubbesi sayılmasa da bir mühendislik şaheseridir. Giorgio Vasari’nin (1511-1574) Brunelleschi için mimarlık sanatını yenilemek amacıyla gökten indirildiğini söylemesi de boşuna değildir.

Kubbe tonozu hiçbir dayanak olmaksızın 29 metrelik bir boşluğu atlar. Tarihte ilk kez, hiçbir ağaç iskeleyle desteklenmeksizin bu kadar geniş bir kubbe uygulanmıştır. Tuğladan iç içe yapılmış çift kubbe örgüsünde, elde edilecek dik meyil önemsenmeden baştanbaşa aynı kalınlık korunmuştur. Tüm kubbe sistemini anlatmayacağım ancak şunu bilmenizi isterim ilk 46 m taştan, daha sonra hafifletmek amacıyla balıksırtı örülmüş tuğladan yapılmıştır.
Kubbenin yüzeyi de fresklerle süslenmiş en büyük yüzeydir. Giorgio Vasari ve Federico Zuccari (1539-1609) tarafından 1572-1579 yılları arasında gerçekleştirilen 3600 m²lik bir alandan söz ediyoruz.

Daha detaylı incelemek için 463 basamakla katedralin tepesine çıkabilirsiniz. Unutulmayacak bir deneyim olacağına inanın.
Katedralin içindeki sanat eserleri saymakla bitmez. Giderseniz rahatlıkla 3 saatinizi burada geçirirsiniz. Ancak biz şimdi dışarı çıkıp kubbeyle ilgili son notuma da göz atalım.

Kubbenin tepesine 1471 yılında Andrea del Verrocchio’nun (1435-1488) atölyesi tarafından yapılan 2,3m çapında yaldızlı bir top ve haç yerleştirilmiş. Hatta o dönemde bu atölyede kariyerine başlayan genç Leonardo da Vinci’nin doğrudan bu topun üzerinde çalıştığı söylenir. 27 Ocak 1601 gecesi yaşanan şiddetli fırtınada bu yaldızlı topa yıldırım isabet eder ve top kubbeden yuvarlanarak meydanın ortasına düşer. Neyse ki, şiddetli yağmur nedeniyle sokakta kimse yoktur. Bu inanılmaz olayı hatırlamak için tam olarak bulunduğu yere bu gördüğünüz dairesel mermer plaket yerleştirilir.
Kazadan bir yıl sonra kubbe Bernardo Buontalenti (1531-1608) tarafından onarılır. İşi ücretsiz olarak yapan usta kuyumcu Matteo Manetti’nin yaptığı top da 21 Ekim 1602’de orijinal konumuna geri yerleştirilir. Yüzyıllar boyunca başka yıldırımlar yaldızlı topa çarpsa da neyse ki bir daha düşmemiştir. Son olarak şunu da eklemeliyim: Altın top, Manetti ailesinin halen mevcut atölyesinde 2002 yılında gene ücretsiz olarak restorasyon geçirdi.
Çok hızlı bir katedral gezisi yaptık, söylenecekler bitmedi. Gene karşılaşacağız mutlaka çünkü Floransa sık sık bu köşenin konuğu olacak.
Yollarınız hep uzun ve açık olsun sevgili okur, belki bir gün bir yerde karşılaşırız.
Fethiye, 20.03.2024