Yükleniyor
BÜYÜLEYİCİ BİR DÜNYA:VILLA BORGHESE
BÜYÜLEYİCİ BİR DÜNYA:VILLA BORGHESE

Yazar: Ayşe Bayvas

 

Roma’nın kalbinde, İspanyol Merdivenleri ve Piazza del Popolo’ya çok yakın konumda, şehrin karmaşasından bir anda uzaklaşabileceğiniz büyüleyici bir dünya var: Villa Borghese.

 

Yüzyıllık ağaçların gölgesinde yürürken, göletlerin kenarında ördekleri izlerken ya da Pincio Terası’ndan Roma’ya bakarken, kendinizi bir sanat ve doğa masalının içinde buluyorsunuz. Burası sadece bir park değil; aynı zamanda şehrin en önemli sanat hazinelerinden birine ev sahipliği yapan bir müze, bir tarih sahnesi ve ilham verici bir kaçış noktası.

 

Her şey, 1605-1606 yıllarında Kardinal Scipione Caffarelli Borghese’nin (1577-1633) hayaliyle başladı. Güçlü bir aileden gelen bu tutkulu sanat hamisi, Roma’nın antik dönemden beri en büyük bahçelerinden birini yaratmak için eski bir bağlık alanı alıp devasa bir projeye girişti. Amaç aynı zamanda aileninprestijini yansıtacak ve sanat koleksiyonunu sergileyecek bir Villa Suburbana (şehir dışı eğlence villası) inşa etmekti. İnşaat 1633’te Kardinal’in ölümüne kadar sürdü.

 

On sekizinci yüzyılda restore edilirken neoklasik unsurlar eklendi, 19. yüzyılda ise İngiliz bahçe tarzlarıyla yeniden tasarlanarak bugünkü romantik ve doğal görünümüne kavuştu. Bahçede yürürken, antik tapınaklar, heykeller, sahte harabeler ve rengarenk çiçekler arasında kaybolmak mümkün. Özellikle Mart ayından itibaren bahar aylarında, parkın her köşesi canlı bir tabloya dönüşüyor.

 

Arazinin en eski yapısı kuzey kısımda, 1551-53 arasında, sanat aşığı Papa III. Julius (Giovanni Maria Ciocchi del Monte, 1487-1555) tarafından eğlence, dinlenme ve sanat etkinlikleri için bir yazlık ev olarak yaptırılan Villa Giulia’dır.

Antik Roma unsurları ile Rönesans yeniliklerini birleştiren, bahçe ve su tasarımlarının bir bütün halde olduğu Villa Giulia’nın en çarpıcı kısmı yaz sıcağında Papa III. Julius ve misafirleri için açık hava yemekleri ve dinlenme alanı olarak kullanılan Nymphaeum’dur. İki seviyesi gölge olması için kısmen yeraltında olan üç seviyeli Nymphaeum’a ana villadan yarım daire merdivenlerle inilir. Sahte kayalıklar, yapay mağaralar, yosun ve diğer su bitkileriyle donanmış havuzun zemini mozaik kaplıdır.  

Barok’a geçişi andıran bu teatral tasarımın yanı sıra göreceğiniz loggialar ve bahçeler doğa ile uyumlu, simetrik ancak biraz Maniyerist formdadır. Günümüzde Museo Nazionale Etrusco (Ulusal Etrüsk Müzesi) olarak kullanılan binada dünyanın en önemli Etrüsk sanatı koleksiyonlarını görebilirsiniz.

 

Arazinin ikinci eski yapısı, yapım tarihi 1540’ların ortasına gelen ve Roma’nın en zarif Rönesans binalarından biri olan Villa Medici’dir. Bulunduğu yerde daha önce geç Roma Cumhuriyeti’nin generallerinden Lucullus’un (MÖ 117-56) lüks bahçeleri (Horti Lucullani) vardı. Bu bahçeler daha sonra imparatorluk ailesine geçti. Batı Roma İmparatorluğu’nun son imparatorlarından Honorius (384-423), Roma’yı yeniden güçlendirmek ve otoritesini göstermek amacıyla Pincio Tepesi’nde tam burada bir saray inşa ettirdi. 1999 yılında Villa Medici’nin önündeki küçük meydanda gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda söz konusu kalıntılar ortaya çıkarıldı. Burası günümüzde de sınırlı erişimi olan bir alan ancak bazı kısımlar bahçelerden görülebiliyor.  

Yaklaşık 150 yıl Medici ailesinin Roma’daki ikametgahı olan ve Ferdinando de’Medici’nin (1549-1609) antik sanat koleksiyonunun sergilendiği Villa Medici, 1737’de Lorraine Hanedanı’na, 1803’te de Napoleon Bonaparte (1769-1821) zamanında Fransa’ya geçti. 1666’da XIV. Louis (1638-1715) tarafından kurulan Académie de France à Rome (Fransız Akademisi Roma) o tarihten sonra buraya yerleşti. 1663 ile 1968 yılları arasında Fransız hükümeti tarafından genç Fransız sanatçıların Roma’da eğitim görmelerini sağlamak amacıyla verilen burs olan Prix de Rome’u kazanan sanatçıların 3-5 yıl burada ikamet ettikleri biliniyor. Kısacası, antik dönemden modern döneme kadar barındırdığı 5000’den fazla eserin dışında duvarlara sinen anılara paha biçilemez.

Palazzina dell’Alboreto dei Gelsi (Dut Ağaçları Bahçesi’nin Küçük Sarayı) ya da bugün bildiğimiz adıyla Casina di Raffaello (hemen söyleyeyim Rönesans ustası Raffaello ile ilgisi yok), Borghese ailesinin hizmetkarları ve bahçe sorumluları için inşa edilmiş. On sekizinci yüzyıl sonunda bahçelerin neoklasik İngiliz tarzı bahçe tasarımı dönüşümü sırasında elden geçen yapıya bir loggia ve Meryem Ana’nın Lekesiz Doğumu’na adanan bir küçük kilise ilave edilmiş. Günümüzde Roma Belediyesi’nin Spazio Arte e Creatività (Sanat ve Yaratıcılık Alanı) olarak işlev görüyor ve çocuk sesleriyle çınlıyor.

Casina di Raffaello’ya gelmişken Tempio di Diana’yı (Diana Tapınağı) da ziyaret etmek güzel olur. Bahçelerin İngiliz tarzına dönüşümünün bir parçası olarak ağaçlar arasına gizlenmiş küçük bir süs tapınağı olarak tasarlanan yapı aslında dekoratif bir bahçe köşküdür. Borghese ailesinin 18. yüzyıldaki en cömert patronu olan Marcantonio Borghese IV (1730-1800) tarafından yaptırılmıştır. Arşitravın üzerinde Latince “Gece Işığının ve Ormanların Hanımına” yazısı okunur.

Seksen hektarlık bahçede karşılaşacağınız yapılardan bir diğeri Uccelliera yani Kuşhane’dir. Bazı kaynaklarda Flaman asıllı mimar ve bahçe tasarımcısı Giovanni Vasanzio’ya (Jan van Santen, 1550-1621) bazı kaynaklarda Girolama Rainaldi’ye (1570-1655) bağlanan yapı nadir ve egzotik kuşlar için tasarlanmış, metal kubbeli iki kafes içerir. Barok dönemin bu zarif örneğini keyfini çıkararak dolaşmanızı öneririm.

Tempio di Esculapio (Aesculapius Tapınağı) ise Villa Borghese bahçelerinin en romantik ve ikonik unsurlarından biridir. Yapay bir gölün (Laghetto di Villa Borghese) ortasındaki küçük bir yapay adacık üzerinde yer alır ve sakin göl yansımasıyla muhteşem bir manzara sunar.

Marcantonio Borghese IV tarafından 18. yüzyıl sonunda ısmarlanarak antik Esculapius heykeli sergilemek için önce sadece bir cephe olarak planlanan yapı sonra tam bir tapınak haline getirildi. Bir tempietto (küçük tapınak), dört İonik sütunlu bir portiko (ön galeri), üçgen alınlıktan oluşan dikdörtgen tabanlı yapının cephesinde Yunanca “Asklepios Soter - Kurtarıcı Asklepios’a” yazısı görülür. İçeride Augustus Mozolesi’nden çıkarılan elinde yılanlı asa tutan Esculapius heykeli, yanlarda iki büyük su perisi vardır.

Ama asıl büyü, Galleria Borghese’dedir. Villa Borghese Pinciana olarak adlandırılan ana binanın inşaatına Scipione Borghese’nin taslakları geliştirilerek 1605 yılında Papa’nın favori mimarı Flaminio Ponzio (1560–1613) tarafından başlandı. Barok mimarinin zarif dokunuşlarıyla inşa edilmeye başlanan villa, Ponzio’nun ölümü üzerine Giovanni Vasanzio tarafından tamamlandı.

 

İki katlı dikdörtgen binanın ön cephesinde geniş merdivenler, kemerli girişler, balkonlar ve loggia bulunur. Taş cephe, antik heykeller, kabartmalar ve Medici/Borghese armalarıyla süslü olup adeta freskler, altın varaklar, mermer zeminler ve antik mozaiklerle süslü iç mekânın dışa yansımasıdır. Ancak bütün bu süse rağmen ilk izleniminiz, doğayla ne kadar uyumlu olduğudur.

“Kardinal” unvanı altında Roma’nın en zengin ve etkili sanat patronu olan Scipione Borghese’nin hayatı, sanat tutkusu kadar skandallar, nepotizm (yeğen kayırma) ve tartışmalı “maceralarla” da dolu. Rönesans’tan Barok’a geçişte köprü kuran Kardinal Scipione Borghese, sadece sanat koleksiyoncusu değil, aynı zamanda dönemin en güçlü ve tartışmalı figürlerinden biriydi. Papa V. Paulus’un (1550-1621) yeğeni olması ona büyük bir güç ve servet kazandırdı. Sanat uğruna bazen tartışmalı yollara başvurdu, ama onun sayesinde Roma’da Barok sanatının altın çağı başladı. Bernini ve Caravaggio gibi dehaların kariyerinde onun desteği belirleyici oldu.

 

Kardinal Borghese’nin sanat uğruna başvurduğu tartışmalı yolları bir gün anlatırım ancak şimdi kısaca Galleria Borghese’deki bazı önemli eserlerle devam etmek istiyorum. Villadaki 20 odada sergilenen eserler için en az iki saatinizi ayırmanız gerekiyor.

Hamisi olduğu Gian Lorenzo Bernini’nin (1598-1680) başyapıtı kabul edilen “Apollo ve Daphne”si ile “Proserpina’nın Kaçırılışı” heykellerini görüp de başınızın dönmemesine imkân yok. Birinde saçların dönüşümünü diğerinde etin yumuşaklığını nasıl verebildiğine şaşırarak dinamik Barok heykel özelliklerini anlamaya başlarsınız. Bu heykellerin dışında Bernini’nin “Davud” heykeli de hareket halindedir.

Işık-Gölge Ustası Caravaggio’nun erken eserleri de buradadır. Eylül 2025 sayımızda uzun uzun anlattığım “Meyve Sepetli Çocuk”, “Goliath’ın Başıyla Davud”, “Hasta Bacchus” ve “Aziz Jerome” uzun uzun bakılması gereken eserlerdir.

Antonio Canova’ya ait Napoleon’un kızkardeşi Paolina’nın Neoklasik zarafet ve erotizm içeren heykeli, Raffaello’nun Rönesans dengesi ve duygusal derinlik içeren “Çarmıhtan İndiriliş”i, Tiziano’nun “Kutsal ve Profan Aşk”ı ve Correggio’nun “Danaë”si Roma’da sanatın zirvesinden örnekler olarak uzun uzun inceleyebileceğiniz eserler.

 

Gördüğünüz her eser, Scipione Borghese’nin sanat tutkusunun bir yansıması. Müze küçük ama her odası nefes kesici; burada zamanın nasıl geçtiğini anlamak imkânsız. Ziyaret için önceden bilet almak gerekiyor, çünkü bu sanat şöleni herkesin görmek istediği bir deneyim.

 

Roma’ya yolunuz düşerse, Borghese arazisinde bir gün geçirin. Sanat, tarih ve doğa burada iç içe geçmiş durumda; her köşede yeni bir hikâye, her adımda yeni bir ilham sizi bekliyor.

 

Yollarınız hep açık ve uzun olsun sevgili okur, belki bir gün bir yerde karşılaşırız.

Ayşe Bayvas

Fethiye, 17.02.2026

Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Linkedin'da paylaş Whatsapp'da paylaş